KUL HİMMET: SIRR-I SIRRULLAH
KUL HİMMET: SIRR-I SIRRULLAH
GİRİŞ
Kul
Himmet, halkın diliyle Hak’kı konuşan, Anadolu’nun karanlık dehlizlerine ışık
tutan bir gönül eri olarak bilinir.
Köy meydanlarında, dergâh ocaklarında, dağ başlarında söylediği deyişlerde hem
isyanın hem teslimiyetin ateşini taşımıştır. Onun yolculuğu; yoksulluğun,
adaletsizliğin ve zulmün karşısında dimdik duran, sazını bir kalkan; sözünü bir
kılıç gibi kullanan bir ozanın hikâyesidir.
Bu öykü, Kul Himmet’in insanî çilesini, tasavvufî derinliğini ve halkın gönlünde
niçin hâlâ yaşadığını anlatır.
---
BÖLÜM I – TOKAT’TA İLK NEFES
Tokat’ın Almus sınırında, Varzıl adıyla bilinen küçük bir köy… Tepeler rüzgârın dilini konuşur, yolları süren kurtlar geceyi sahiplenirdi. On altıncı yüzyılın son demleriydi; toprak, Şah ile Sultan arasındaki gerilim yüzünden ağır bir nefes alıyordu.
1570’lerde, baharın güneşi yeni doğarken Himmet dünyaya geldi. Babası çocuğun yüzüne bakınca sevinçle hüzün aynı anda çöktü. Çünkü Varzıl, Alevi-Bektaşi inancının kök saldığı, Yol’un ve erkânın sessizce yaşandığı bir ocağın içindeydi. Bu topraklarda ışığını saklamak, canını saklamaktı.
Himmet büyürken diğer çocuklar gibi toprağı tekmeyle kovalamadı; o, rüzgârın bağlamaya benzeyen sesine kulak verdi. Dedelerin cemlerde söylediği nefesler onun ilk öğretmenleriydi. Kilim desenlerini parmaklarıyla takip ederken sanki o desenlerde bir sır arardı.
Bir gün, sekiz yaşındayken köyün saygın dedelerinden Dede Ali gençlere meclis kurmuştu. Himmet yerinde duramadı, büyüklerin arasından kayıp dedenin yanına vardı.
“Dede,” dedi, “biz neden hep sınanırız? Dağlar bize neden bu kadar ağır gelir?”
Dede Ali, o soruyu duyunca derin bir iç çekti. Gözlerinde yorgun bir bilgelik vardı. Himmet’in omzuna elini koydu, fısıldar gibi konuştu:
“Evlat… yolcuya hiçbir dağ ağır gelmez. Asıl ağırlık, kalpteki şüphedir. Aşkın yolu, gurbettir. Gurbeti ağır yapan da insanın kendi içidir.”
Sonra sazını aldı, nefes söyledi. Himmet o gün hem sırrı hem de sözün sırrını anladı.
O günden sonra okumayı söktü; Yunus’u, Hatayî’yi, Pir Sultan’ın nefeslerini ezberledi. Ruhu yavaşça sazın tellerine, sözün ritmine karıştı.
---
BÖLÜM II – PİRİ BULUŞ
Himmet on dört yaşına geldiğinde saz çalmakta ustalaşmıştı; ama içinde bir boşluk vardı. Bilgi vardı, ruhu arıyordu. Dede Ali bu çağrıyı görmezden gelemedi.
“Himmet,” dedi bir akşam, “sözün Banaz’ın erinde büyür. Pir Sultan’ı görmen gerek.”
Genç ozanın kalbi hızla çarptı.
Aylar süren yolculuk… dağlar, yağmurlar, korku ve heyecan…
Banaz’a vardığında Pir Sultan’ın avlusunda onlarca derviş, âşık, yolcu vardı. Himmet kalabalığın arasından ilerledi, Pir’in elini öptü. Pir Sultan, genç ozanın gözlerinde bir ışık görmüş gibi gülümsedi.
“Hoş geldin erenler torunu,” dedi. “Sazınla mı geldin, sözünle mi?”
“Üçünü de getirdim Pir’im,” dedi Himmet. “Sazımı, sözümü ve gönlümü.”
Pir Sultan onu himayesine aldı. Himmet artık sadece Varzıl’ın çocuğu değil, Yol’un dervişiydi.
Günlerden bir gün Pir Sultan, onu sınamak istedi.
“Dostum,” dedi, “bu Yol’a baş koyanın ikrarı ağırdır. Söyle bakalım, aşkın kümü ne?”
Himmet sazı eline aldı, gözlerini Pir’e dikti. İçindeki ateş diline döküldü:
Evvel baş Muhammed Ali’dir, pirim,
Canım bu yoldan dönmez, bükülmez serim.
Eren meydanında sözüm bir demir,
İkrardan dönmek ne demek, bilmem.
Deyiş bitince Pir Sultan’ın gözleri yaşardı.
“Artık sen sadece Himmet değilsin,” dedi. “Kul Himmet’sin. Sır sende. Git ve bu sırrı sazınla yaşat!”
---
BÖLÜM III – SAZIN VE SÖZÜN GÜCÜ
1. Zorlu Rüzgârlar
Bir sabah Banaz üzerine ölüm sessizliği çöktü. Haber gök yarar gibi geldi:
Pir Sultan dâr’a yürüdü.
Kul Himmet Sivas’ta değildi; ama sanki o anda bağlamasının teli koptu. İçinde bir şey kırıldı.
Sivas meydanında Pir’in bedeni asılı dururken, Banaz dağıldı. Dervişler oraya buraya savruldu. Herkes gibi Himmet de saklanmak zorunda kaldı.
Mağaralarda, köylerin kuytu odalarında günlerce gizlendi. Başını yastığa koyunca Pir’in sesini duyuyor gibi olurdu:
“Acıyı bal eyle Kul Himmet!”
Ama acı çok ağırdı.
Bir gece Elbistan yakınlarında, bir pınar kenarında yalnızdı. Ellerini suya batırdı; sanki su bile ağlıyordu. Sazını aldı, nefes söyledi. İşte o an ortaya çıkan deyiş, yüreğinin saf kederiydi:
Uğrun uğrun akan sular neylesin,
Pîrim dara çekildi, kaldık yetimler.
Gül dalından kopunca bülbül neylesin,
Sözümüz bozuldu, kaldık yetimler…
Deyişi söyleyince gözlerinden yaş aktı. O an karar verdi:
Söz susmayacak.
---
2. Kırılma
Ertesi gece, bir bağlamanın kopmuş teli gibi bir ses duydu. Karanlık bir ormanda tek başına yürürken ayağı taşa takıldı ve yere düştü. Avuçları toprağa değdi.
“Pîr’im,” dedi, “sensiz bu yol nasıl yürünür?”
O anda içinden bir ses yankılandı — dışarıdan değil, içinden:
“Bende ararsan bulursun.”
O an Himmet anladı: Pir ölmemişti; Pir onun içindeydi.
---
3. Gönül İklimi
Artık şiirlerinde siyasî meydan okumayı gizlemek, ama sırrı büyütmek gerekiyordu. Kul Himmet felsefesini derinleştirdi:
Hakk’ı dağda taşta değil, insan gönlünde aramak…
Bir kış gecesi bir köy odasında genç bir derviş ona sordu:
“Ozanım… bunca zulüm varken hâlâ nasıl aşk söylersin?”
Himmet gülümsedi. Sazın teline hafif dokundu. Gözlerini kapadı.
“Gönlün aynasını temizlersen,” dedi, “dünya nasıl görünür?”
Sonra nefes söyledi:
Aradım bulamadım ne dağda ne taşta,
Hakk bendedir bende, gizlidir bende…
Görmek istersen bak gönül aynasına,
Gönül bir hanedir, Dost oturur bende.
Meclis sessizliğe büründü. O anda herkes anladı: Kul Himmet sadece yas ozanı değil, Yol’un felsefesini taşıyan bir mürşid oluyordu.
---
4. Seyyah Oldum
Pir Sultan’dan sonra Himmet’in hayatı bir kervana döndü. Tokat’tan Maraş’a, Erzincan’dan Sivas’ı çevreleyen dağlara… Her yerde hikâyeler topladı. Yoksul köylüler, gizlenen dervişler, zulümden kaçan yolcular…
Bir gün Darende civarında bir köye uğradı. Köyün kenarında yaşlı bir kadın kalın sopayla ağır adımlarla yürüyordu. Kadın Himmet’i görünce durdu.
“Evlat,” dedi, “bizim Pir’i astılar. O gitti, bize kim ses olur?”
Himmet’in gözleri doldu. Kadına sadece:
“Pir gitmedi ana,” dedi. “Sözde yaşıyor.”
Ve o gece söylediği deyiş, yalnızlığının en keskin sesi oldu:
Seyyah oldum şu âlemi gezerim,
Bir dost bulamadım, gün akşam oldu…
Pir’in dergâhına yolların dardır,
Kul Himmet’im, sırrı bilen aşnam oldu.
O deyiş, cönklere geçti. Yollarda yankılandı.
Artık nerede bir cem varsa, Kul Himmet’in sözü oradaydı.
---
BÖLÜM IV – SIRRA YÜRÜYÜŞ
Yıllar ağır ağır omuzlarına yığıldı. Kul Himmet artık memleketine, Varzıl’a döndü. Yaşlanmıştı ama gözlerindeki ateş hâlâ gençti. Etrafına toplanan gençlere Yol’u öğretiyordu.
Bir gün öğrencileri ona sordu:
“Üstadım… fâni dünyadan el çekmek zor mu?”
Kul Himmet sazını aldı, yüzünde derin bir tebessüm vardı.
“Zor olan,” dedi, “Hak’tan uzak yaşamaktır.”
Sonra hayatının özeti olan deyişini söyledi:
Ömür bir kuş imiş, gelip geçici,
Fani dünya sana kalır sanma hey.
Hakikat ehline dünya bir handır,
Gelen göçer, giden geri gelmezdir.
Sesi titremedi; çünkü ölüm ona korku değil, vuslattı.
Birkaç ay sonra, Varzıl’ın tepesindeki manevi kalpte gözlerini kapadı. Vasiyeti açıktı:
“Beni Yol’dan ayrılmayanların göğsüne gömün.”
Öğrencileri isteğini yerine getirdi.
---
BÖLÜM V – DAİMİ IŞIK (EPİLOG)
Yıllar geçti, asırlar devrildi. Varzıl artık Görümlü olarak bilinse de Kul Himmet’in mezarına giden patika hiç aşınmadı.
Cönkler dağıldı, devletler yıkıldı, yeni çağlar doğdu; ama Kul Himmet’in nefesleri Alevi cemlerinde, düğünlerde, ağıtlarda ve meydanlarda yaşamaya devam etti.
Onun mirası sadece şiir değildi. Onun sesi, birlik, direniş ve hoşgörünün sesi oldu.
Söz şöyle yankılandı:
Dünya dedikleri bir köprü imiş,
Geçen bilir bunu, kalanı bilmez…
Ben gittim, sözlerim kaldı yâdigâr,
Kul Himmet’im erdi Dost’a—sözüm azalmaz.
Ve sazın son titremesiyle, Kul Himmet’in sesi büyük kervana karıştı.
Gönül Meydanında Bir Ses
Gönlüm oldu meydan, açtım sırımı,
Pir huzurda eğdim ağır yarımı.
Nefsim yükdür, taşır gönül harımı,
Dost nazarında erittim narı.
Nice dağlar yürüdüm bir ad için,
Nice yollar geçtim bir söz için.
Gönül inci döktü bir yüz için,
Sordum kendi kendime: “Nedendir arı?”
Dünya döner dertli kulun üstüne,
Bastı yükü, çaktı gönül postuna.
Ben de varım yananların dostuna,
Dert ateşten ateş almış barı.
Dost gölgesi düştü gönül tarlasın,
Yarın ötesi yok, dünün arası.
Pir bakışı eritir ne varsa,
Gönlüm buldu sükûtu, kapandı yarı.
Kul Himmet der: “Ayırma beni yoldan,
Rızan olsun gönül ile dilden.”
Söz düşsün de iz bıraksın telden,
Hak’tan gelen sır yürüsün cari.
---
Yorumlar
Yorum Gönder
"Metinler size hangi kapıları açtı? Düşüncelerinizi, eleştirilerinizi ve gönül aynanızda yansıyanları bizimle paylaşın. Her yorum, hakikat yolculuğumuza bir izdir."