Kalemin ve Kılıcın Gölgesinde: Levha-yı İmam'ın Sırrı

Kalemin ve Kılıcın Gölgesinde: Levha-yı İmam'ın Sırrı

GİRİŞ

Bu metin, Hurufilik akımının kurucusu Fazlullah-ı Hurufi (Şeyh Fazl)'nin İsfahan'daki son günlerini ve onun en ateşli müridi, büyük şair Seyyid İmadeddin Nesimi'nin meşakkatli yolculuğunu destansı bir dille anlatmaktadır. Okuyacağınız satırlar, yalnızca tarihi bir anlatı değil; aynı zamanda harflere yüklenen ilahi sırların, insanın kutsallığına dair mistik bir öğretinin ve zalim iktidarlar karşısındaki sarsılmaz bir inancın hikayesidir. Emir Timur'un baskısıyla başlayan bu hikaye, Şeyh Fazl'ın hayatının özeti sayılan gizemli emaneti "Levha-yı İmam"ın Nesimi'ye devredilmesiyle zirveye ulaşır. Kalemin kılıca, harflerin zorbalığa karşı direnişini sembolize eden bu kaçış ve direniş, Nesimi'nin Halep'te "Enel Hakk" (Ben Hakk'ım) diyerek çıktığı hakikat yolculuğunun ve nihayetinde şehadetinin izlerini sürmektedir. Bu metin, büyük bir mürşidin mirasının, bir şairin şiirleriyle nasıl ebedileştiğini ve inancın can pahasına nasıl korunduğunu gözler önüne sermektedir.

Levha-yı İmam'ın Sırrı;

İsfahan'ın mavi çinileriyle bezenmiş kubbeleri altında, güneşin ikindi8ye doğru usulca süzüldüğü bir vakitte, şehrin kadim sokaklarından birinde, dışarıdan mütevazı görünen bir haneqahın duvarları arasında derin bir sessizlik hakimdi. Havada, yanık ud ağacının ve asırlık kitapların rayihasıyla harmanlanmış, elle tutulur bir bilgelik ve onun hemen yanı başında gezinen, adı konulmamış bir endişe tütüyordu. Burası, Fazlullah-ı Hurufi'nin, ya da müritlerinin ona seslendiği adıyla Şeyh Fazl'ın, harflerin ve ruhun sırlarını araladığı kutlu mekanıydı.

Dervişler, Şeyh Fazl'ın etrafında, saygı ve hayranlıkla dolu gözlerle bir halka oluşturmuşlardı. Kimi genç, kimi yaşını almış bu adamların yüzlerinde, hakikate duyulan o ebedi özlem okunuyordu. Bugün, her zamankinden daha yoğun bir beklenti vardı havada. Zira Şeyh Fazl, nadiren gün yüzüne çıkardığı, öğretisinin kalbi sayılan o gizemli emaneti, "Levha-yı İmam"ı onlara yeniden gösterecekti.

Fazlullah, yetmişine merdiven dayamış olmasına rağmen dinç bir duruşa, nurani bir çehreye ve bakanı anında etkisi altına alan derin, manalı gözlere sahipti. Sakin bir hareketle, önünde duran ceviz ağacından mamul, üzeri ince işlemeli bir rahlenin üzerindeki kadife örtüyü kaldırdı. Altından, parşömen üzerine işlenmiş, belki de bir tahta levhaya gerilmiş, zamanın ve sayısız elin dokunuşuyla kenarları eskimiş büyükçe bir levha çıktı. Levha-yı İmam, ilk bakışta karmaşık çizgiler, iç içe geçmiş Arap harfleri, insan yüzünü andıran hatlar ve kutsal kitaplardan ayet olduğu anlaşılan ibarelerle doluydu.

Şeyh Fazl, tok ve huzur veren bir sesle konuşmaya başladı: "Ey hakikat yolcuları! Rabbiniz, kendi suretinde yarattığı Âdem'e bütün isimleri öğretti. İşte o isimlerin, o esmanın tecelligahı, insanın yüzüdür. Bakın bu Levha'ya!" Eliyle, levhanın merkezindeki, stilize edilmiş insan yüzü tasvirine, özellikle de belirgin bir şekilde çizilmiş iki kaşa işaret etti. "Şu iki hilal kaş yok mu? İşte onlar, Arap harflerinin anasıdır. 'Lam-elif'in sırrı, o iki kaşın birleşip ayrılışında gizlidir. Yüzdeki yedi hat, Fatiha'nın yedi ayetine denktir. Alnınızdaki 'Elif', Allah'ın birliğinin nişanıdır. Gözler 'ayn', burun 'mim', ağız 'dal' harfinin sırrını taşır."

Fazlullah'ın sesi, bir nehrin akışı gibi sakin ama derinden etkileyiciydi. "Ve 'Kâf' ile 'Nun'! Rabbimizin 'Kün!' (Ol!) emrinin tecellisi... O harfler ki, varoluşun şifresidir. Kur'an'ın, İncil'in, Tevrat'ın ve Zebur'un batıni manası, bu harflerin ve onların insandaki yansımalarının idrakinde saklıdır. Levha-yı İmam, bu sırra açılan kapıdır."

Müritlerin arasında, genç İmadeddin Nesimi, Şeyh Fazl'ın her kelimesini adeta içiyordu. Yüreği, bu ilahi sırlara şahit olmanın heyecanıyla çarpıyor, zihni ise duyduklarını kendi içindeki şiir ateşinde eritiyordu. İki kaşın arasındaki o gizemli boşluk, Elif'in vakur duruşu, Kâf ve Nun'un yaratıcı kudreti... Bunlar, Nesimi'nin dilinde mısralara dökülmek için sabırsızlanıyordu. Daha şimdiden, bu harflerin sırlarını, aşkın ve varlığın gizemlerini anlatan beyitler zihninde uçuşmaya başlamıştı. Levha'daki her bir çizgi, onun için kainatın bir özeti gibiydi.

Ancak bu uhrevi atmosferin üzerinde, son zamanlarda daha da belirginleşen bir gölge dolaşıyordu. İsfahan sokaklarında Emir Timur'un askerlerinin ve hafiyelerinin daha sık görüldüğü, Şeyh Fazl'ın her adımının izlendiği fısıltıları yayılıyordu. Şehrin bazı nüfuzlu, Ortodoks uleması, Fazlullah'ın öğretilerini "sapkınlık" ve "zındıklık" olarak damgalayan fetvalar için Emir'in adamlarını kışkırttığı söyleniyordu. Bu fısıltılar, haneqahın sessizliğine sızan bir tedirginlikti.

Şeyh Fazl, bu fısıltılardan ve üzerlerindeki baskıdan haberdardı. Dersinin sonunda, gözleri tek tek müritlerinin üzerinde gezindi. Sonra, sanki o görünmez tehdidi hiçe sayarcasına, sakin ama sarsılmaz bir kararlılıkla konuştu: "Harflerin sırrı, kılıçla değil, kalemle ve kalple korunur. Bu ilim, bir avuç insana hapsedilemez. Yayılmalıdır. Zira hakikat, eninde sonunda kendi yolunu bulur. Korkmayın, sadece inanın ve bildiklerinizi yaşayın."

Sözleri, özellikle Nesimi'nin yüreğinde derin bir yankı bulmuştu. Şeyhinin metaneti ona güç veriyor, ancak içindeki endişe tohumlarını da tamamen yok edemiyordu. Levha-yı İmam'ın sırrı ne kadar büyükse, onu korumanın bedelinin de o kadar ağır olacağını hissediyordu.

Güneş, İsfahan'ın minareleri ardında kaybolmaya yüz tutarken, haneqahın duvarları arasında hem ilahi bir vecd hem de yaklaşmakta olan fırtınanın sessiz habercileri dolaşıyordu.

İsfahan'daki o son dersin üzerinden çok geçmemişti ki, haneqahın kapısı bir sabah vakti, alışılmadık bir kabalıkla çalındı. Gelenler, Emir Timur’un sarayından gönderilmiş, yüzleri Orta Asya steplerinin ayazıyla sertleşmiş, zırhlı iki habercisiydi. Ne selam verdiler ne de bir nezaket kırıntısı gösterdiler. Ellerindeki parşömen tomarını, kapıyı açan yaşlı dervişe uzatıp, Şeyh Fazlullah'a derhal iletilmesini emrettiler.

Ferman kısa ve keskindi: Fazlullah-ı Hurufi, "sapkın" olarak nitelendirilen öğretilerinden derhal vazgeçecek, müritlerini dağıtacak ve Emir Timur'a kayıtsız şartsız biatını bildiren bir mektupla Semerkant'a bir heyet yollayacaktı. Aksi takdirde, "Allah'ın kılıcı" olarak bilinen Emir'in gazabı, kendisinin ve takipçilerinin üzerine çökecekti. Son mühlet, üç gündü.

Haber, haneqahta bir anda buz gibi bir hava estirdi. Genç dervişlerin yüzlerindeki endişe derinleşirken, yaşlı olanlar başlarını öne eğmiş, sessizce zikir çekmeye başlamışlardı. Fazlullah, fermanı okuduktan sonra bir an gözlerini kapadı. Yüzünde ne bir korku ne de bir telaş ifadesi vardı; daha çok derin bir tefekkürün ve kaçınılmaz olanı kabullenişin dinginliği okunuyordu. İçinden, "Demek vakt erişti," diye geçirdi. "Timur'un asıl korkusu benim şahsım değil, Levha'nın taşıdığı sırdır. O sır ki, iktidarlarını harflerin ve kelamın değil, kılıcın ve zorbalığın üzerine kuranların en büyük dehşetidir. Zira Levha, insanın kendi hakikatine uyanışının anahtarıdır ve uyanmış bir insan, hiçbir zalime boyun eğmez."

O günün akşamı, yatsı namazından sonra, haneqah derin bir sessizliğe gömülmüşken, Şeyh Fazl, en güvendiği, en parlak ve en ateşli müridi olan İmadeddin Nesimi'yi gizlice odasına çağırdı. Nesimi, Şeyhinin bu beklenmedik davetiyle yüreğinde bir sızı hissetmişti. Odanın loş ışığında, Şeyh Fazl her zamankinden daha vakur, ama aynı zamanda daha hüzünlü görünüyordu.

"Yaklaş Nesimi, oğul," dedi Şeyh, sesi fısıltı gibiydi. Nesimi diz çöktü.

Fazlullah, yanında duran, üzerine ayetler işlenmiş ahşap bir sandığa uzandı. Kapağını yavaşça açtı. İçinde, özenle sarılmış bir şekilde duran o kutsal emanet, Levha-yı İmam parlıyordu. Şeyh Fazl, Levha'yı büyük bir hürmetle çıkardı ve titreyen elleriyle Nesimi'ye uzattı.

"Bu," dedi, sesi duygudan kısılarak, "sana emanetimdir. Levha-yı İmam, bizim canımızdır, kanımızdır, ilmimizin özüdür. Timur'un ve onun ulemasının eline asla geçmemelidir. Onlar bu sırrı ya yok etmek ya da kendi karanlık emelleri için kullanmak isterler."

Nesimi, Levha'yı iki eliyle tutarken, parşömenin kadim dokusunu ve içinden yayılan o tarifsiz manevi ağırlığı hissetti. Gözleri dolmuştu. Bu, hayal bile edemeyeceği bir sorumluluktu.

Şeyh Fazl devam etti: "Senin görevin, bu Levha'yı canın pahasına korumak ve onun ışığında öğretimizi yaşatmaktır. Unutma, bu harfler, kanla değil, kalemle ve kalple korunmalı. Gideceksin buralardan. Uzaklara, bu fitnenin ulaşamayacağı yerlere. Orada, tohumları ekmeye devam edeceksin. Şiirlerin, senin kılıcın, kalemin ise kalkanın olacak."

Nesimi, başını Levha'nın üzerine eğdi. Omuzlarına binen yükün ağırlığıyla ezilir gibiydi, ama Şeyhinin ona duyduğu güven, içinde bir ateş yakmıştı. "Emriniz başım üstüne Şeyhim," diye fısıldadı. "Canım bu Levha'ya ve öğrettiğiniz hakikatlere feda olsun. Lakin... Lakin siz ne olacaksınız?"

Fazlullah gülümsedi, ama bu gülümsemede derin bir keder vardı. "Her nefis ölümü tadacaktır, Nesimi. Benim yolumun sonu göründü. Lakin bu bir son değil, bir başlangıçtır. Ben bir tohum olup toprağa düşeceğim, ama sizler, binlerce filiz olup yeşereceksiniz. Şimdi git, vakit daralıyor. Diğer müritlere de haber saldım. Her biri farklı bir diyara dağılacak, ilmimizi ve zikrimizi gizlice de olsa sürdürecekler. Sen, aralarındaki en genç ama ruhu en olgun olansın. Levha, senin ferasetine ve cesaretine emanet."

Nesimi, gözyaşları içinde Şeyhinin elini öptü. Levha-yı İmam'ı göğsüne bastırdı. Bu, sadece bir parşömen değildi; bir inancın, bir bilgeliğin ve bir direnişin sembolüydü artık. Ve o sembol, şimdi onun kaderiyle birleşmişti.

Şeyh Fazl, son bir kez Nesimi'nin omuzuna elini koydu. "Allah yar ve yardımcın olsun, şair oğul. Kalbinin sesini dinle, harfler sana yol gösterecektir."

O gece, İsfahan'ın yıldızları her zamankinden daha parlak, ama haneqahın koridorları bir o kadar karanlık ve hüzünlüydü. Bir devir kapanıyor, yeni ve meşakkatli bir yolculuk başlıyordu.

Şeyh Fazlullah'ın Nesimi'ye o kutsal emaneti verdiği gecenin üzerinden henüz iki gün geçmişti. Nesimi, Şeyhinin emriyle İsfahan'ın karmaşık sokaklarında, güvendiği bir müridin daha önce ayarladığı, şehrin dış mahallelerindeki metruk bir evde gizleniyordu. Levha-yı İmam, göğsüne sardığı bir kuşakta, tenine değerek ona hem sorumluluğunun ağırlığını hem de ilahi bir gücü hissettiriyordu. Diğer müritlerin çoğu da İsfahan'dan birer ikişer ayrılmış, farklı yönlere doğru yola çıkmışlardı.

Üçüncü günün şafağı sökerken, Timur'un verdiği mühlet dolmuştu. Ve Emir'in gazabı, bir kasırga gibi haneqahın üzerine çöktü. Nesimi, saklandığı yerden, gün ağarırken yükselen bağrışmaları, at kişnemelerini ve kılıç şakırtılarını duymasa da, şehrin üzerine çöken o uğursuz, gergin havayı hissedebiliyordu. Kısa bir süre sonra, sokaklardan telaşla geçen insanların fısıltıları, acı haberi ona ulaştırdı: Timur'un askerleri haneqahı basmış, Şeyh Fazlullah'ı ve orada kalan birkaç yaşlı dervişi yaka paça yakalamıştı.

Kara haber, bir yangın gibi yayılıyordu. Anlatılanlara göre, Fazlullah, askerlerin karşısına büyük bir vakarla çıkmış, hiçbir direniş göstermemişti. Onu derhal şehrin büyük kadısının divanına çıkarmışlardı. Divan, Timur'un adamlarının gölgesinde toplanmış, Fazlullah'ın öğretileri bir çırpıda "küfür" ve "zındıklık" olarak damgalanmış, kanının helal olduğuna dair fetva jet hızıyla verilmişti.

Asıl büyük yüzleşme ise, rivayete göre, aynı günün öğleden sonrasında, Timur'un İsfahan'daki geçici karargahında yaşanmıştı. Emir Timur, karşısında zincire vurulmuş ama başı dimdik duran Fazlullah'a bakıyordu. Odada, Timur'un kudretinden çekinen ulema ve komutanlar vardı.

"Demek sensin o harflere sırlar yükleyen, kendini Mehdi sanan Fazlullah," demişti Timur, sesi çelik gibiydi. "Sana bir şans verdik. Öğretilerinden vazgeçip bize biat etseydin, belki canını bağışlardık. Şimdi söyle, nedir o Levha dediğiniz nesnenin sırrı? Nedir o harflerde bulduğun güç ki, benim kılıcımın gücüne kafa tutabileceğini sandın?"

Fazlullah, gözlerini Timur'un gözlerine dikmişti. Ne bir korku ne de bir pişmanlık vardı bakışlarında. "Ey Emir," demişti sakin bir sesle. "Senin gücün, topraktan ve kandan gelir. Benim aradığım güç ise harflerin kalbinde, ruhun derinliklerinde saklıdır. O sır, senin anlayabileceğin bir sır değildir. Zira o sır, ancak aşkla ve teslimiyetle açılır; zorbalıkla ve hırsla değil. Levha-yı İmam, Tanrı'nın insandaki tecellisinin bir nişanıdır. Onu sana açıklasam da, kör gözlerin görmez, sağır kulakların işitmez."

Timur'un yüzü öfkeden kasılmıştı. "Demek son nefesinde bile kibrinden vazgeçmiyorsun! O zaman o sırlarını da al, mezarına götür!" diye kükremiş ve cellatlara işaret etmişti.

Fazlullah'ın şehadet haberi, akşam olmadan Nesimi'ye ulaştı. Anlatılanlara göre, Şeyhi, İsfahan'ın en büyük meydanında, halkın dehşet dolu bakışları arasında, "Hak benim!" diye haykırarak can vermişti. Celladın kılıcı, onun mübarek başını bedeninden ayırdığında, gökyüzünde bir anlığına bir şimşek çaktığı, toprağın titrediği bile söyleniyordu.

Nesimi, bu haberi duyduğunda, saklandığı evin loş odasında dizlerinin üzerine çöktü. Yüreği, bir dağ gibi üzerine yıkılmıştı. Gözlerinden akan yaşlar, sakallarından süzülerek toprağa damlıyordu. Şeyhi, mürşidi, ışığı gitmişti. Bir an için her şeyin bittiğini düşündü. Umutsuzluğun karanlık kuyusuna yuvarlanır gibi oldu.

Ama sonra, göğsünde hissettiği o ağırlık, Levha-yı İmam'ın varlığı ona her şeyi hatırlattı. Şeyhinin son sözleri kulaklarında çınladı: "Bu harfler, kanla değil, kalemle ve kalple korunmalı... Sen, aralarındaki en genç ama ruhu en olgun olansın. Levha, senin ferasetine ve cesaretine emanet."

Gözyaşlarını sildi. İçindeki acı, yerini yavaş yavaş çelikten bir kararlılığa bırakıyordu. Şeyhi ölmüştü, evet, ama onun öğretisi yaşıyordu. Ve o öğretiyi yaşatma görevi şimdi ondaydı. Levha-yı İmam, artık sadece bir emanet değil, aynı zamanda bir intikam yemini, bir direniş sancağıydı onun için.

İsfahan'da daha fazla kalamazdı. Timur'un adamları, Fazlullah'ın diğer önemli müritlerini ve özellikle de o "gizemli Levha"yı ele geçirmek için her taşı kaldıracaklardı. Kendi hayatı ve Levha'nın güvenliği tehlikedeydi.

Hemen o gece, ayın karanlığa gömüldüğü bir vakitte, Nesimi, üzerine en eski derviş hırkalarından birini geçirdi. Levha-yı İmam'ı daha da güvenli bir şekilde vücuduna sardı. Yanına sadece biraz yiyecek, su ve en önemlisi, Şeyhinden yadigar kalan birkaç boş parşömen ile mürekkebini aldı. Acısı, öfkesi, Şeyhine olan özlemi ve harflerin sırrına dair her geçen gün derinleşen kavrayışı, artık mısralara dökülmek için can atıyordu. Şiirleri, hem ruhunun feryadı hem de karanlıkta yolunu aydınlatan meşalesi olacaktı.

İsfahan'ın uykuda olduğu o saatlerde, şehrin kuzeye açılan kapılarından birinden sessizce süzüldü. Amacı, önce Anadolu'nun güvenli sayılan bir köşesine ulaşmak, orada hem Levha'yı korumak hem de Şeyhinin öğrettiği hakikatleri yaymaktı.

Ayakları onu bilinmez bir geleceğe taşırken, kalbinde Şeyhinin son sözleri ve yüzünde harflerin gizemli ışığı vardı. Yolculuk başlamıştı.

İsfahan'ın boğucu atmosferinden kurtulan Nesimi için gece, artık bir sırdaş, gündüz ise saklanılması gereken bir avcıydı. Yanında, Şeyh Fazlullah'ın en yaşlı ve sadık müritlerinden, Kayserili Ali Baba adında, suskun ama bilge bir yoldaşı vardı. Ali Baba, Şeyhinin şehadetinden sonra Nesimi'yi yalnız bırakmamaya yemin etmiş, onunla birlikte bu meçhul yolculuğa çıkmıştı. Birlikte, kervan yollarından çok, dağ patikalarını, ıssız vadileri ve terk edilmiş köyleri tercih ediyorlardı. Her gölge, her at kişnemesi, her yabancı yüz, içlerindeki "yakalanma" korkusunu tetikliyordu.

Timur'un hafiyelerinin ve yerel beyliklerin adamlarının her yerde kol gezdiği haberleri onlara ulaşıyordu. "Fazlullah'ın sapkın öğretisini taşıyan, harflere tapan, genç ve cüretkar bir şair" olarak namı, kendisinden önce bazı yerlere varmıştı bile. Bu nam, bazen meraklı gözleri üzerine çekiyor, bazen de kapıların yüzüne kapanmasına neden oluyordu.

Geceleri, bir han enkazında ya da bir ağaç kovuğunda konakladıklarında, Ali Baba yorgunluktan hemen uykuya dalarken, Nesimi, göğsünden Levha-yı İmam'ı çıkarırdı. Ay ışığının ya da titrek bir kandilin zayıf aydınlığında, o gizemli harflere, çizgilere, insan yüzünün sırlarına dalardı. Şeyh Fazlullah'ın sesi kulaklarında çınlar, anlattığı her bir sır, Levha üzerinde yeni bir mana katmanı olarak açılırdı. İnsan yüzündeki yedi hat, Kur'an'ın Fatiha'sı, Elif'in birliği, Kâf ve Nun'un yaratıcı kudreti... Bu tefekkür anları, onun hem en büyük tesellisi hem de en ağır yüküydü. Zihninde çakan şimşekler, mısralara dökülüyordu:

Mende sığar iki cihan, men bu cihana sığmazam,

Gövher-i lâmekân menem, kevn ü mekâna sığmazam.

Bu beyitler, onun için sadece bir şiir değil, aynı zamanda bir sığınak, bir isyan ve bir hakikat beyanıydı. Yolda karşılaştıkları, güvendikleri birkaç kişiye, çobanlara, yoksul köylülere, bazen de meraklı dervişlere, Şeyhinin öğretilerinden bahsederdi. Harflerin sırrını, insanın kutsallığını anlatırdı. Kimi zaman gözlerde bir anlayış pırıltısı yakalar, umutlanırdı. Kimi zaman da korkuyla karışık bir redle karşılaşır, "Bu sözler tehlikelidir, başımıza iş açarsın derviş," cevabını alırdı.

Bir keresinde, Akşehir yakınlarında bir handa konaklamak zorunda kalmışlardı. Hancı, onların halinden şüphelenmiş olacak ki, yerel kadıya haber uçurmuştu. Sabah namazı vaktinde, hanın kapısı askerlerin gürültüsüyle kırıldı. Nesimi ve Ali Baba, can havliyle arka pencereden atlayıp, dar sokaklarda izlerini kaybettirmeye çalıştılar. Bir askerin attığı kargı, Nesimi'nin kolunu sıyırmış, hırkasını yırtmıştı. Levha-yı İmam'ın olduğu bölgeye isabet etmemesi, bir mucizeydi. Saatler süren bir kovalamacanın ardından, bir değirmenin harabelerine sığınarak kurtulabildiler.

Nefes nefese kalmış, yaralı ve bitkin bir haldeyken, Nesimi kolundaki yaraya aldırmadan hemen Levha'yı kontrol etti. Emanet sağlamdı. Ali Baba, "Oğul," dedi endişeyle, "bu gidişle ya ser verip sır vermeyeceğiz ya da bu emanetle birlikte toprağa karışacağız. Belki de bu sırrı bir süreliğine toprağa gömmeli, fırtınanın dinmesini beklemeliyiz?"

Nesimi, yorgun gözlerini yaşlı yoldaşına çevirdi. Başını iki yana salladı. "Hayır Baba," dedi kararlı bir sesle. "Bu sır, toprağa gömülmek için değil, kalplere ekilmek içindir. Şeyhimizin kanı, bu tohumun yeşermesi için döküldü. Biz kaçabiliriz, saklanabiliriz ama susamayız." Elini göğsündeki Levha'ya götürdü. Onun varlığı, tüm yorgunluğunu, tüm korkusunu alıp götürüyor, yerine ilahi bir cesaret ve sarsılmaz bir inanç bırakıyordu. Bu Levha, sadece harflerin değil, aynı zamanda kendi kaderinin de anahtarıydı. Ve o anahtarı, ne pahasına olursa olsun koruyacaktı.

Yolculukları boyunca, bu ve benzeri birçok tehlike atlattılar. Bazen aç kaldılar, bazen donma tehlikesi geçirdiler. Muhalif derviş gruplarının sözlü saldırılarına, hatta fiziki tehditlerine maruz kaldılar. Ama her zorluk, Nesimi'nin Levha'ya olan bağını daha da güçlendiriyor, şiirlerine daha derin bir anlam katıyordu. Harflerin sırrına dair kavrayışı, her geçen gün, her yeni tecrübeyle daha da billurlaşıyordu. Bu kaçış, aynı zamanda bir içsel yolculuk, bir "seyr-ü süluk" olmuştu onun için. İnsan yüzündeki o ilahi yansımayı, artık sadece Levha'da değil, karşılaştığı her insanda, her varlıkta görmeye başlamıştı. Ve bu idrak, onu daha da korkusuz kılıyordu.

Aylar süren meşakkatli bir yolculuğun ardından, Nesimi ve Kayserili Ali Baba, nihayet Doğu'nun ticaret ve ilim merkezlerinden biri olan Halep'e vardılar. Şam ve Bağdat kadar görkemli olmasa da, Halep'in nispeten daha özgür ve kozmopolit havası, onlara bir nebze olsun umut vermişti. Burada, farklı mezheplerden, farklı düşüncelerden insanlar bir arada yaşıyor, en azından görünürde, İsfahan'daki kadar keskin bir baskı hissedilmiyordu.

Nesimi, Halep'te bir süre şehri ve insanları gözlemledi. Ali Baba ile birlikte, gözlerden uzak bir mahallede, küçük bir eve yerleştiler. Nesimi, ilk başlarda ihtiyatlı davransa da, içindeki hakikat aşkı ve Şeyhinin emanetine olan sadakati, onu daha fazla sessiz kalmaktan alıkoydu. Önce küçük sohbet meclislerinde, sonra bazı derviş tekkelerinin avlularında, o eşsiz şiirlerini okumaya, harflerin sırlarından, insanın kutsallığından ve Fazlullah'ın öğretilerinden bahsetmeye başladı.

Sesi ve sözleri, dinleyenleri derinden etkiliyordu. Şiirlerindeki coşku, samimiyet ve derin manalar, özellikle hakikat arayışındaki gençler ve mevcut düzenden rahatsız olan aydınlar arasında hızla yayıldı. Kısa sürede etrafında, onun ilminden ve feyzinden istifade etmek isteyen bir grup insan oluştu. Halep'teki Hurufi çevreler onu bağrına basmış, Şeyh Fazlullah'ın halifesi olarak görmeye başlamışlardı. Nesimi, bir yandan bu ilgiye minnettar kalırken, bir yandan da Şeyhinin Levha-yı İmam'ı emanet ederkenki sözlerini hatırlıyordu: "Bu harfler, kanla değil, kalemle ve kalple korunmalı." Artan şöhretiyle birlikte tehlikenin de yaklaştığını hissediyordu. Levha-yı İmam'ı, her an basılabilecekleri evlerinde tutmak artık akıl kârı değildi. Bir gece, Ali Baba'yı yanına çağırdı.

"Baba," dedi, "Halep'in rüzgârı bize dost gibi görünse de, Timur'un gölgesi hala üzerimizde. Ulemanın fitnesi de cabası. Bu şehirde sonumun İsfahan'daki gibi olmasından endişe ederim. Levha-yı İmam, benimle birlikte tehlikeye atılmamalı. Onu sana emanet etmek istiyorum. Sen benden daha yaşlı, daha tecrübelisin. Bu sırrı, benden sonra yaşatacak, belki de daha emin ellere ulaştıracak olan sensin."

Ali Baba'nın gözleri doldu. "Oğul," dedi sesi titreyerek, "bu nasıl söz? Senin olmadığın yerde bu emanetin ne kıymeti kalır?"

"Asıl ben olmazsam kıymeti artar Baba," diye cevapladı Nesimi. "Bu sır, şahıslara bağlı değildir. Ben ölürsem, Levha seninle yaşamaya devam etmeli. Onu al, buradan uzaklaş. Belki Anadolu'nun daha içlerine, belki de Balkanlar'a git. Ama bu ışığın sönmesine izin verme."

Uzun bir tereddütten sonra Ali Baba, Nesimi'nin kararlılığı karşısında gözyaşları içinde Levha-yı İmam'ı teslim aldı. Ertesi gün şafak sökmeden, kimseye görünmeden Halep'ten ayrıldı. Nesimi, onu uğurlarken yüreğinde hem bir ayrılık acısı hem de emanetin güvende olduğunu bilmenin huzuru vardı. Artık daha özgür, daha pervasızdı.

Nitekim çok geçmeden, Nesimi'nin artan etkisi, Halep'in Ortodoks ulemasını ve şehri yönetenleri rahatsız etmeye başladı. Şiirlerinde geçen "Tanrı'nın insanda tecelli ettiği", "Kâbe benim kıblemdir, ben Hak ile Hak oldum" gibi ifadeler, açıkça "küfür" ve "zındıklık" olarak damgalanıyordu. Emir Timur'un valilerine gönderdiği, "sapkın Hurufilere göz açtırılmaması" yönündeki gizli talimatlar da Halep Kadısı üzerinde baskı oluşturuyordu.

Bir cuma namazı sonrası, Nesimi Emevi Camii'nin avlusunda müritleriyle sohbet ederken, kadının askerleri tarafından aniden kuşatıldı ve tutuklandı. Suçlamalar ağırdı: Dini tahrif etmek, halkı isyana teşvik etmek, küfür içeren şiirler yazmak.

Yargılanması kısa sürdü. Karşısında, onu dinlemekten çok, zaten verilmiş bir kararı tebliğ etmeye hazır bir ulema heyeti vardı. Nesimi, Şeyh Fazlullah'ın öğretilerini, kendi şiirlerini ve harflerin sırrına dair kavrayışını büyük bir cesaret ve belagatle savundu. İnsan yüzünün Allah'ın kitabı olduğunu, her harfin ilahi bir sır taşıdığını, asıl küfrün hakikate gözlerini kapamak olduğunu anlattı.

"Ey Kadı Efendi ve ey ulema!" diye gürledi sesi. "Siz, Allah'ın kelamını sadece zahirde ararsınız. Halbuki mana, derundadır, gönüldedir. Benim şiirlerim, o deruni mananın bir yansımasıdır. Eğer bu küfürse, evet, ben bu 'küfrü' kabul ediyorum!"

Ancak sözleri, anlamayan veya anlamak istemeyen bir duvara çarpıyordu. Halep Kadısı, hem ulemanın baskısı hem de muhtemelen siyasi otoritelerden aldığı işaretle, Nesimi hakkında o korkunç fetvayı verdi: "Bu zındığın derisi yüzülerek idam edile!"

Halep zindanının nemli ve karanlık hücresinde, Nesimi son anlarını yaşıyordu. Zincire vurulmuştu ama ruhu her zamankinden daha özgürdü. Yanında ne bir kağıt ne bir kalem vardı; sadece hafızası ve kalbine kazınmış binlerce mısra. Levha-yı İmam'ı düşünüyordu. Ali Baba'nın onu güvenli bir yere ulaştırdığına dair içinde bir his vardı. Şeyhinin emanetini korumuş olmanın huzuru, zalimlerin cehaletine karşı duyduğu öfkeyle iç içe geçmişti. Artık ne korku ne de tereddüt vardı içinde. Sadece mutlak bir teslimiyet ve hakikatle bir olma hali.

Dudaklarından, belki de son şiiri döküldü, bir fısıltı gibi:

"Zahid ‘bana gel’ der, ben ‘varmazam’ derim,

Onun cenneti güzel, ben ‘girmezem’ derim.

Ey Müslümanlar, bilin ki bu Nesimi dervişdir,

Beni öldürün ey zalimler! Ben ki bir tene sığmış cihanım!"

Hücrenin ağır demir kapısı gıcırtıyla açıldı. Cellatlar içeri girdi. Nesimi, onlara dimdik baktı. Yüzünde, iki kaşının arasında parlayan o ilahi Elif'in vakuru vardı.

İdam sahnesi görülmedi. Belki zindan kapısının ardından gelen boğuk bir çığlık, belki de Halep semalarında yankılanan bir feryat duyuldu sadece.

Levha-yı İmam'ın akıbeti ise, tıpkı Hurufi sırları gibi, tarihin derinliklerinde bir gizem olarak kaldı. Ali Baba onu kurtarabilmiş miydi? Yoksa bir yerlerde kayıp mı olmuştu? Belki de yok edilmişti. Ama önemli olan, o Levha'da sembolleşen sırrın ve öğretinin, Nesimi'nin kanıyla ve şiirleriyle bir kez daha mühürlenmiş olmasıydı. Sır, bir kalpten diğerine, bir kalemden diğerine akmaya devam edecekti.


Nesimi Can

Pir Fazlullah himmet eyledi, İsfahan’dan doğdu bir dem,

Levha-yı İmam sırr-ı Ali, harf oldu cana merhem.

"İnsan yüzü Kuran-ı Natık, Şah görünür anda" dedin,

Zalim Yezit kılıç çekerken, sen Hakk'a ikrar verdin.


Hu diyelim, erenler geldi, "İki cihana sığmaz bu ser!"

Aşkınla yandın, pervanesin, dedin "Dünya bana dar!"

Şiirin nefes, kalemin zülfikar, düştün yola ey can,

Hakikat ektin gönüllere, yeşerttin nice fidan.


Halep meydanı bir Kerbela, kurdular sana darı,

Soydular postunu zalimler, arşa yükseldi zarın.

Damlayan her kanın bir gül oldu, gerçeğe giden yolda,

Nesimi can ölür mü hiç? Yaşar her Ali diyen dilde.


Sen ki harfin sırrına erdin, Kırklar ile oldun yoldaş,

Vahdet şarabından içtin, korku nedir bilmedin kardaş.

Dedin "Enel Hakk", korkmadın ölümden, bildin Baki olan Dost'u,

Semah eyledin sonsuzluğa, giydin ateşten postu.


Medet Ya Ali, medet Şahım, Nesimi'n sana geldi!





Yorumlar

En Çok Okunanlar

Kara Yoldaşların Destanı- Roman (Çingene) Mitolojisi

Gölgesizler Kitabı: Nuri-Derun’un Doğuşu - Roman Halkının Kayıp Kozmik Atalarının Efsanesi

Nomadik Melamet’in İzinde: Roman Halkının Büyük Tarihi ve Felsefesi

SINIFLI TOPLUMLARDA KAYDIN ONTOLOJİSİ

KAYGUSUZ ABDAL SÖYLENCESİ

Roman Toplumunun Hindistan’daki Oluşum Süreci

Kayıp Arşiv Dili Nedir? Yazısız Hafızalar ve Tarihin Kör Noktası

TESLİM ABDAL: İKİLİ YAŞAMIN SIRRI ( Teslim Dede! Teslim Baba! Ey kahraman Türk Milleti! )

Dijital Hurufilik Nedir? Kod, Anlam ve Hakikatin Dijital Çağdaki Yolculuğu

A’ZUR YÜRÜYÜŞÜ Hal-Kur’un Sırtındaki Halk