"Gölgeler ve Taht: Ebu Süfyan'ın Mirası"

  "Gölgeler ve Taht: Ebu Süfyan'ın Mirası" 

Giriş

Mekke… Kâbe’nin asırlık gölgesinde, ipekli kumaşların hışırtısının, keskin baharat kokularının ve yankılanan ayin seslerinin birbirine karıştığı kadim şehir. Burası, Arap Yarımadası’nın kalbi, ticaretin ve kabile gururunun atardamarıydı. Yüzyıllardır değişmeyen adetler, atalardan miras kalan sayısız put ve Kureyş’in sarsılmaz kabul edilen saltanatı, çöl rüzgarlarıyla yoğrulmuş bu şehrin ruhunu oluşturuyordu. Her bir kum tanesi, her bir taş duvar, nesiller boyu süren iktidar mücadelelerinin, kan davalarının ve karanlık ittifakların sessiz tanığıydı.

İşte bu şehrin kudretli efendilerinden biriydi Ebu Süfyan bin Harb; Ümeyyeoğulları’nın reisi, Mekke’nin en zengin tüccarlarından, kurnaz bir politikacı ve kabilecilik onurunun tavizsiz bekçisi. O, Mekke’nin yakıcı güneşi altında, iktidarın ve zenginliğin tüm nimetleriyle parıldayan bir figürdü. Her sözü kanun, her kararı şehrin kaderini etkileyen bir ağırlığa sahipti. Yanı başında ise, en az onun kadar hırslı, en az onun kadar mağrur eşi Hind bint Utbe duruyordu. Mekke’nin en soylu ve en kindar kadınlarından biri olan Hind, kocasının iktidarını kendi iktidarı, onun düşmanlarını kendi can düşmanı bellemişti. Gözlerinde her daim kocasının hırslarını besleyen bir ateş, dudaklarında ise rakiplerine karşı zehir zemberek sözler vardı. Onlar için hayat, bir güç ve hükmetme oyunuydu; kendi soylarının ve Kureyş aristokrasisinin üstünlüğünden başka hiçbir değer tanımıyorlardı.

Ancak yedinci yüzyılın şafağında, bu kadim şehrin ve onun değişmez sanılan düzeninin üzerine, dağlardan süzülen bir ışık huzmesi gibi yeni bir ses indi. Kâbe’nin hemen yanı başında, yetim büyümüş, ama doğruluğu ve güvenilirliği ile tanınan Haşimoğulları’ndan Hz. Muhammed (SAV), atalarının yolunu sorgulayan, tüm putları reddeden, tek bir Allah’tan ve O’nun katında tüm insanların eşit olduğundan bahseden bir mesajla ortaya çıktı. Bu mesaj, Ebu Süfyan ve Hind’in temsil ettiği her şeye; onların köklü inançlarına, sınırsız servetlerine, kabilevi kibirlerine ve adaletsiz düzenlerine doğrudan bir meydan okumaydı. Başlangıçta küçümsedikleri, alaya aldıkları bu yeni din, kısa sürede bir fırtınaya dönüştü, Mekke’nin katı ve acımasız düzenini temellerinden sarsmaya başladı.

Ebu Süfyan ve Hind için bu yeni ses, sadece siyasi bir tehdit ya da ticari bir kayıp endişesi değildi; bu, onların varoluşlarına, soylarının kutsallığına ve her şeyden çok sarsılmaz kibirlerine indirilmiş bir darbeydi. Bu yeni dinin Peygamberi ve ona ilk inananlar, özellikle de Hz. Ali gibi Peygamber’in yanı başındaki Haşimoğulları, onların gözünde en büyük düşmandı. Bu düşmanlık, basit bir rekabetin ötesinde, kalplerinin derinliklerine kök salan, nesilden nesile aktarılacak amansız bir kinin ilk kıvılcımlarını taşıyordu. Onlar, bu yeni dine karşı yükselttikleri direniş duvarının, aslında kendi iktidarlarının ve soylarının gelecekteki kanlı mirasının temellerini attığını, kendi elleriyle bir trajedi döngüsünü başlattıklarını henüz tam olarak idrak edemeseler de, içlerindeki o karanlık hırs ve Peygamber’e ve onun Ehl-i Beyt’ine yönelik dinmeyen öfke, onları bu yola çoktan sokmuştu.

Gölgeler ve Taht arasındaki bu ölümcül mücadele, Ebu Süfyan ve Hind’in kalbindeki o kara tohumla birlikte Mekke’de başlıyordu. Ve bu tohum, gelecekte oğulları Muaviye’nin entrikalarıyla yeşerecek, torunları Yezid’in eliyle Kerbela’nın kumlarını kana bulayacaktı.

I. Mekke'nin Gölgeleri ve Direniş

A. Vahyin Başlangıcı ve İlk Yankılar (Yaklaşık 610-613)

Yedinci yüzyılın ilk on yılı Mekke’sinde, Kureyş’in kudretli kollarından Ümeyyeoğulları’nın reisi Ebu Süfyan bin Harb, hayatının baharını yaşıyordu. Kervanları Şam’dan Yemen’e ganimetler taşır, ticaretteki dehası servetine servet katarken, Daru’n-Nedve’deki sözü Kureyş’in geleceğine yön verirdi. Onun için dünya, gücün ve zenginliğin etrafında dönen bir oyundu ve o, bu oyunun ustasıydı. Eşi Hind bint Utbe ise, bu gücün ve ihtişamın dişi bir yansımasıydı; Ebu Süfyan’ın hırslarını körükleyen, düşmanlarına karşı kocasından daha acımasız olabilen, kibrini soyluluğundan alan bir Kureyş kadınıydı. Onların nazarında Haşimoğulları’ndan Abdullah’ın yetimi Muhammed, her ne kadar “el-Emin” (Güvenilir) olarak anılsa da, kendi soylarının gölgesinde kalmaya mahkûm, Kureyş’in genel düzeni içinde sıradan bir figürdü; ta ki o dağdaki mağaradan yeni ve sarsıcı bir haber şehre sızana dek.

Miladi 610 yılının Ramazan ayıydı. Kırk yaşındaki Hz. Muhammed (SAV), Hira Dağı’ndaki inzivasından Mekke’ye döndüğünde, yüzünde ilahi bir nur, kalbinde ise dağları yerinden oynatacak bir mesajın ağırlığı vardı. Cebrail adındaki bir meleğin kendisine Allah’tan ilk vahiyleri getirdiğini, “Oku!” emriyle başlayan ayetlerle peygamber olarak görevlendirildiğini ilk olarak sevgili eşi Hz. Hatice’ye (r.anha) anlatmıştı. Hz. Hatice’nin sarsılmaz imanı ve desteği, bu kutlu görevin ilk ve en sağlam dayanağı oldu.

Hz. Muhammed (SAV), aldığı bu emri ilk üç yıl boyunca büyük bir gizlilik içinde, sadece en güvendiği ve kalplerinin temizliğine inandığı kişilere fısıldadı. Eşi Hz. Hatice’den sonra en yakın dostu, tüccar Hz. Ebu Bekir (r.a), amcasının himayesinde büyüyen genç ve cesur Hz. Ali (r.a) ve vefalı hizmetkarı Hz. Zeyd bin Harise (r.a) bu yeni çağrıya ilk koşanlar oldular. Onları, Kureyş’in saygın ailelerinden, vicdanı hür gençler izledi: Osman bin Affan, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf... Bu küçük ama adanmış topluluk, ibadetlerini Mekke’nin gözlerden uzak köşelerinde, büyük bir ihtiyatla yerine getiriyor, aralarında fısıldaşan ayetler yeni bir dünyanın kapılarını aralıyordu.

Bu ilk fısıltılar, Ebu Süfyan ve Hind’in kulaklarına da elbette ulaşıyordu. Mekke gibi her taşın altında bir gözün, her duvarın ardında bir kulağın olduğu bir şehirde hiçbir sır uzun süre saklı kalamazdı. Ancak Ebu Süfyan, bu ilk duyumları başlangıçta pek ciddiye almadı. Kureyş’in diğer kodamanları gibi o da, Muhammed’in (SAV) etrafındaki bu küçük kümelenmeyi, belki bir tür şairane heves ya da gelip geçici bir manevi arayış olarak gördü. Kendi meclislerinde, Daru’n-Nedve’nin ağırbaşlı (!) toplantılarında, bu konu geçtiğinde dudak büker, “Haşimoğulları’nın yetimi kendine yeni bir meşgale bulmuş anlaşılan,” diye alaycı bir tebessümle geçiştirirdi. Onun için asıl mesele, kervanlarının güvenliği, Bizans ve Sasani imparatorluklarıyla olan ticari dengeler ve Kureyş içindeki güç mücadelesiydi.

Hind bint Utbe ise, kocasından daha keskin bir sezgiyle, bu yeni fısıltılarda kendi kibirli dünyalarını sarsacak bir tehlikenin ilk işaretlerini sezer gibiydi. O, Hz. Hatice’nin servetinin bu yeni “davaya” akmasından, kocası Ebu Süfyan’ın ticari ve siyasi rakipleri olan Haşimoğulları’ndan birinin böyle farklı bir iddiayla ortaya çıkmasından derin bir rahatsızlık duyuyordu. Akşamları Ebu Süfyan’a, “Bu Muhammed’in ne yapmak istediğini sanıyorsun?” diye sorar, “Sakın ola ki bu işin büyümesine izin verme. Atalarımızın dinine, bizim şerefimize dil uzatanın sonu iyi olmaz,” diyerek kocasının içindeki şüphe ve kibir tohumlarını sulardı. Hind için bu, sadece bir inanç meselesi değil, aynı zamanda bir soy ve statü kavgasıydı; ve o, Ümeyyeoğulları’nın Haşimoğulları karşısındaki üstünlüğünden zerre taviz vermeye niyetli değildi.

Ebu Süfyan, eşinin bu endişelerini bir kadın hassasiyeti olarak görse de, içten içe bu yeni durumun Kureyş’in kurulu düzeni için potansiyel bir sorun teşkil edebileceğini düşünmüyor değildi. Özellikle bu yeni dine katılanların arasında kölelerin, fakirlerin ve toplumda alt tabakadan sayılan insanların olması, Kureyş aristokrasisinin tepeden bakan gururunu incitiyordu. “Eğer bu gerçekten ilahi bir mesaj olsaydı,” diye düşünüyordu Ebu Süfyan, “Allah, elçi olarak Mekke’nin en zenginlerini, en güçlülerini değil de, bir yetimi mi seçerdi? Ve ona ilk uyanlar da bunlar mı olurdu?” Bu düşünceler, onun kalbindeki kibrin ve materyalist dünya görüşünün bir yansımasıydı. Henüz bu yeni dinin ve Peygamberinin, kendi ailesinin ve soyunun kaderinde nasıl derin ve kanlı izler bırakacağını, nasıl nesiller boyu sürecek bir kinin ve intikam arzusunun fitilini ateşleyeceğini bilmiyordu. Şimdilik, Mekke’nin gölgelerinde yankılanan bu ilk fısıltıları küçümseyen bir tebessümle izliyor, kendi iktidar oyunlarına devam ediyordu. Ancak o fısıltılar, çok yakında tüm Mekke’yi ve onunla birlikte Ebu Süfyan’ın da dünyasını kökünden sarsacak bir çığlığa dönüşecekti.

B. Açık Davet ve Kureyş'in Sertleşen Tavrı (Yaklaşık 613-615)

Üç yıl boyunca Mekke’nin dar sokaklarında, kapalı kapılar ardında fısıltılarla yayılan o yeni mesaj, ilahi bir emirle artık gün ışığına çıkmaya hazırlanıyordu. Hz. Muhammed (SAV), aldığı "Sana emrolunanı açıkça söyle!" buyruğu uyarınca, bir sabah Safa Tepesi’ne çıktı. Bu, Mekke’de önemli bir haberin veya uyarının tüm kabilelere duyurulması için kullanılan kadim bir yöntemdi. Onun çağrısıyla Kureyş’in çeşitli kollarına mensup kalabalık bir grup, merak ve beklenti içinde tepenin eteklerinde toplandı. Aralarında, şehrin kaderinde söz sahibi olan tüm önemli simalar vardı; Ebu Süfyan bin Harb da Ümeyyeoğulları’nın temsilcisi olarak, her zamanki mağrur ve dikkatli duruşuyla en ön saflarda yerini almıştı. Yanında olmasa da, eşi Hind’in de bu toplantının sonucunu kendi mahfilinde sabırsızlıkla beklediğini biliyordu.

Hz. Muhammed (SAV), toplananlara her zamanki güven veren sesiyle, "Ey Kureyş! Size şu dağın ardından bir düşman ordusunun geldiğini söylesem, bana inanır mıydınız?" diye sordu. Yıllardır onun doğruluğundan ve dürüstlüğünden şüphe duymamış olan kalabalık, tek bir ağızdan, "Elbette inanırdık, zira sen bizim aramızda Muhammedü’l-Emin’sin, senden asla yalan duymadık!" cevabını verdi. İşte o an, Hz. Muhammed (SAV), asıl çağrısını tüm Mekke’ye ilan etti: "O halde bilin ki, ben sizi, Allah’tan başka ilah olmadığına, benim de O’nun kulu ve elçisi olduğuma inanmaya çağırıyorum! Atalarınızın taptığı bu cansız putları terk edin ve yalnızca Bir olan Allah’a kulluk edin!"

Bu sözler, Safa Tepesi’nde toplanan Kureyş kalabalığının üzerine bir şok dalgası gibi yayıldı. Bir anlık ölüm sessizliğini, önce Hz. Muhammed’in (SAV) öz amcası Ebu Leheb’in öfke dolu haykırışı bozdu: "Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın buraya?" Ardından, kalabalıktan homurtular, alaycı kahkahalar ve küçümseyen fısıltılar yükselmeye başladı. Ebu Süfyan, bu anı dikkatle izliyordu. Yüzünde, bu beklenmedik ve cüretkâr çıkış karşısında duyduğu derin bir öfke ve endişe gizlenemiyordu. Muhammed’in (SAV) bu sözleri, sadece atalarının dinine bir hakaret değil, aynı zamanda Kureyş’in tüm sosyal, ekonomik ve siyasi düzenine, yani Ebu Süfyan’ın ve onun gibi Mekke aristokratlarının üzerine kurulu olduğu her şeye bir savaş ilanıydı. Kâbe’nin etrafını saran üç yüz altmış put, onların sadece tapınakları değil, aynı zamanda Arap Yarımadası’ndaki dini ve ticari otoritelerinin de kaynağıydı. Bu putların reddedilmesi, Mekke’nin kalbine saplanmış bir hançer demekti.

Toplantı dağılırken, Ebu Süfyan’ın zihninde tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Bu, artık görmezden gelinebilecek, küçümsenecek bir fısıltı değildi; bu, Mekke’nin tam ortasında yakılmış bir isyan ateşiydi. Akşam evine döndüğünde, Hind’in meraklı ve sorgulayan bakışlarıyla karşılaştı. Olanları anlattığında, Hind’in yüzünde de benzer bir öfke ve endişe belirdi. "Sana söylemiştim!" dedi Hind, sesi çelik gibiydi. "Bu Muhammed’in niyeti ciddi. Onun ve ona uyan o bir avuç serserinin, özellikle de o Ebu Talib’in oğlu Ali’nin bu cüretine bir son verilmeli! Yoksa yarın Kâbe’nin efendileri biz değil, onlar olacak!" Hind’in bu sözleri, Ebu Süfyan’ın kalbindeki ateşi daha da harladı. Bu, sadece bir inanç çatışması değildi; bu, Ümeyyeoğulları’nın Haşimoğulları ile olan kadim rekabetinin yeni ve çok daha tehlikeli bir perdesiydi. Ve Ebu Süfyan, kendi soyunun ve iktidarının geleceği için bu yeni tehdidi ne pahasına olursa olsun ezmeye kararlıydı.

Ertesi günlerde Daru’n-Nedve, Kureyş’in ileri gelenlerinin hummalı toplantılarına sahne oldu. Ebu Süfyan, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Utbe bin Rabia gibi liderler, bu yeni ve cüretkâr dine karşı nasıl bir strateji izleyeceklerini tartışıyorlardı. Ebu Süfyan, her zamanki soğukkanlı ve hesapçı tavrıyla, öncelikle Muhammed’i (SAV) ve ona inananları toplum içinde itibarsızlaştırma, alay konusu etme ve onlara “mecnun”, “şair” ya da “sihirbaz” gibi yaftalar yapıştırarak tecrit etme yolunu öneriyordu. "Onun sözlerinin ne kadar boş ve tutarsız olduğunu, atalarımızın yolundan ne kadar saptığını herkese göstermeliyiz," diyordu. "Ekonomik gücümüzü kullanarak, ona destek verenleri yıldıralım. Kabile bağlarını kullanarak, Haşimoğulları’nı onu himaye etmekten vazgeçmeye zorlayalım."

Bu kararlar doğrultusunda, Müslümanlara yönelik sözlü sataşmalar, küçümsemeler ve psikolojik baskılar hızla arttı. Hz. Muhammed (SAV) Kâbe’de namaz kılarken üzerine deve işkembesi atılıyor, geçtiği yollara dikenler seriliyor, onunla alay eden şarkılar besteleniyordu. İlk Müslümanlar, çarşıda pazarda hakaretlere uğruyor, ticaret yapmaları engellenmeye çalışılıyordu. Ebu Süfyan ve Hind, bu ilk baskı dalgasının en ateşli savunucuları ve uygulayıcıları arasındaydı. Hind, Kureyş kadınları arasında bu yeni dine karşı bir nefret kampanyası başlatmış, Müslüman kadınları ve onların ailelerini aşağılamak için her fırsatı kullanıyordu. Ebu Süfyan ise, Kureyş’in zenginlerini ve güçlülerini organize ederek, Müslümanlara karşı bir tür sosyal ve ekonomik ambargo uygulamaya çalışıyordu. Onun için bu, sadece bir başlangıçtı. Kalbindeki o derin kibir ve Haşimoğulları’na, özellikle de Hz. Muhammed’in (SAV) getirdiği o saf ve eşitlikçi mesaja duyduğu tahammülsüzlük, onu çok daha karanlık ve acımasız yollara sürükleyecekti. Mekke’nin gölgeleri, Ebu Süfyan ve müttefiklerinin öfkesiyle daha da koyulaşıyor, yeni doğan ışığı boğmak için var güçleriyle üzerine çullanıyordu. Ancak bu baskılar, ne Peygamber’in azmini kıracak ne de ona inananların kalbindeki imanı sarsacaktı; aksine, bu zulüm, onların direncini daha da bileyerek, gelecekteki büyük mücadelelerin tohumlarını ekecekti.

C. Zulmün Şiddetlenmesi ve İlk Hicretler (Yaklaşık 615-619)

Ebu Süfyan ve müttefiklerinin başlattığı sözlü sataşma ve psikolojik baskı kampanyası, Hz. Muhammed’in (SAV) ve ona iman edenlerin sayısındaki yavaş ama kararlı artışı durdurmaya yetmemişti. Aksine, bu yeni dinin mesajı, özellikle Mekke’nin adaletsiz düzeninden bunalmış, kabilelerin korumasından yoksun fakirler, köleler ve vicdan sahibi gençler arasında bir umut ışığı gibi yayılıyordu. Bu durum, Kureyş’in kibirli liderlerinin öfkesini daha da kabartıyor, onları çok daha acımasız yöntemlere başvurmaya itiyordu. Artık hedef, sadece itibarsızlaştırmak değil, fiziksel işkenceyle yıldırmak, dinlerinden döndürmek ve gerekirse canlarını almaktı.

Bu vahşet dalgasının en acımasız uygulayıcılarından biri, Mahzumoğulları’ndan Ebu Cehil’di; ancak Ümeyyeoğulları’nın reisi Ebu Süfyan da, bu zulmü onaylayan, hatta kendi klanına mensup Müslümanlara karşı benzer baskıların uygulanmasını teşvik eden bir pozisyondaydı. Onun için bu, Kureyş’in kolektif gücünün ve kararlılığının bir göstergesiydi; “isyancılara” merhamet göstermek, zafiyet olarak algılanabilirdi. Evinde Hind ile yaptığı konuşmalarda, “Bu ateş büyümeden söndürülmeli,” diyordu. “Eğer köleler ve zayıflar arasında yayılırsa, yarın bizim düzenimizi, bizim çocuklarımızın geleceğini tehdit eder hale gelirler. Muhammed ve ona uyanlar, Kureyş’in birliğine ve atalarımızın mirasına ihanet içindedirler.” Hind ise, kocasının bu sözlerini daha da keskinleştiriyor, özellikle Haşimoğulları’na karşı daha sert tedbirler alınması gerektiğini, bu “fitnenin” kökünün ancak böyle kazınabileceğini söylüyordu. Onun gözünde, bu yeni dinin mensupları, özellikle de Hz. Hatice gibi soylu bir kadının onlara destek olması, kabul edilemez bir durumdu ve bu “ihanetin” bedeli ödetilmeliydi.

Bu karanlık günlerde, insanlık dışı işkencelerin sayısız örneği yaşandı. Ümeyye bin Halef’in kölesi Bilal-i Habeşi, sadece “Allah birdir” dediği için kızgın çöl kumlarına yatırılıyor, göğsüne devasa kayalar konuluyordu. Efendisinin tüm zorlamalarına rağmen, Bilal’in dudaklarından dökülen tek kelime “Ehad, Ehad!” (Tek, Tek!) oluyordu. Bu direniş, Ebu Süfyan gibi Kureyş liderlerini hem şaşırtıyor hem de öfkelendiriyordu; çünkü bu, onların anlamakta zorlandığı, parayla veya güçle satın alamayacakları bir bağlılıktı. Yasir ailesinin dramı ise daha da trajiktir. Ammar, babası Yasir ve annesi Sümeyye, İslam’ı ilk kabul edenlerdendi. Ebu Cehil’in emriyle akıl almaz işkencelere maruz kaldılar. Sümeyye, dininden dönmeyi reddettiği için Ebu Cehil tarafından vahşice katledildi ve İslam’ın ilk kadın şehidi oldu. Kısa bir süre sonra kocası Yasir de aynı kaderi paylaştı. Oğulları Ammar ise, dayanılmaz acılar altında, kalbi imanla dolu olsa da, diliyle inkâr sözlerini söylemek zorunda bırakıldı. Bu haberler Mekke’de yayıldıkça, Müslümanların yüreğine korkuyla karışık bir metanet, Kureyş’in zalimlerine karşı ise derin bir nefret tohumu ekiyordu.

Zulüm dayanılmaz bir hal alınca, Hz. Muhammed (SAV), ashabından bir kısmına, adil yönetimiyle bilinen Habeşistan Kralı Necaşi Ashame’nin ülkesine sığınmalarını tavsiye etti. Miladi 615’te, aralarında Hz. Osman bin Affan ve Peygamberimizin kızı Hz. Rukiyye’nin de bulunduğu ilk kafile, gizlice Mekke’den ayrılarak denize açıldı. Onları, daha kalabalık ikinci bir kafile izledi; bu kafilenin başında ise Peygamberimizin amcasının oğlu Cafer bin Ebi Talib bulunuyordu.

Bu hicretler, Ebu Süfyan ve Kureyş liderlerini telaşlandırdı. Müslümanların Habeşistan’da bir üs kurması, Necaşi’nin onlara kucak açması ve belki de İslam’ı kabul etmesi, Kureyş’in Arap Yarımadası’ndaki prestijini sarsabilirdi. Derhal Daru’n-Nedve’de toplandılar. Ebu Süfyan, kurnaz bir diplomat olan Amr bin As’ı ve Abdullah bin Ebi Rabia’yı değerli hediyelerle Necaşi’ye gönderme fikrini hararetle destekledi. Amacı, Necaşi’yi etkileyerek Müslüman mültecilerin “suçlu” olduklarına ikna etmek ve onları Mekke’ye iade ettirerek cezalandırmaktı. Hind, kocasının bu girişimini onaylıyor, “O kaçaklar geri getirilmeli ve ibret-i alem için en ağır şekilde cezalandırılmalı!” diyerek intikam duygularını açıkça dile getiriyordu.

Ancak Kureyş’in hesabı tutmadı. Necaşi’nin huzurunda, Amr bin As’ın tüm suçlamalarına ve diplomatik manevralarına rağmen, Hz. Cafer bin Ebi Talib, İslam’ın yüceliğini, Hz. Muhammed’in (SAV) getirdiği ahlakı ve Kureyş’in kendilerine reva gördüğü zulmü öyle dokunaklı ve ikna edici bir dille anlattı ki, Hristiyan olan Necaşi gözyaşlarını tutamadı ve Müslümanları himaye edeceğini, onları asla zalimlere teslim etmeyeceğini bildirdi. Bu, Ebu Süfyan ve Kureyş için büyük bir diplomatik hezimetti. Mekke’ye dönen elçilerin getirdiği bu haber, onların öfkesini ve çaresizliğini daha da artırdı. Ebu Süfyan, bu yenilginin acısını derinden hissetti; çünkü bu, Muhammed’in (SAV) mesajının Mekke sınırlarını aştığının ve uluslararası bir meşruiyet kazanabileceğinin ilk işaretiydi.

Habeşistan’daki başarısızlığın ardından Kureyş, Mekke’deki Müslümanlara ve onları himaye eden Haşimoğulları ile Muttaliboğulları’na karşı son ve en acımasız kozunu oynamaya karar verdi: tam teşekküllü bir sosyal ve ekonomik boykot. Miladi 616 yılında, bu iki kabileyle her türlü alışverişin, evliliğin, konuşmanın ve yardımın yasaklandığı bir anlaşma metni hazırlanarak Kâbe’nin duvarına asıldı. Ebu Süfyan, bu insanlık dışı boykotun en ateşli savunucularından ve uygulayıcılarından biriydi. Onun gözünde bu, Haşimoğulları’nı dize getirmenin, Muhammed’i (SAV) yalnız bırakmanın ve bu “fitneyi” açlıkla, sefaletle boğmanın tek yoluydu. Hind de bu boykotu sonuna kadar destekliyor, Haşimoğulları’nın kadınlarının ve çocuklarının çektiği acılardan gizli bir zevk duyuyordu.

Üç uzun yıl boyunca, Hz. Muhammed (SAV), ailesi ve ona inananlar, Şi’b Ebi Talib denilen dar bir vadide tam bir tecrit hayatı yaşadılar. Yiyecekleri tükendi, açlıktan ağaç yapraklarını, kurumuş derileri yemek zorunda kaldılar. Çocukların açlıktan ağlayışları geceleri Mekke sokaklarına kadar ulaşıyordu. Ancak bu akıl almaz zorluklar bile, onların imanını sarsamadı. Sonunda, Kureyş içindeki bazı vicdan sahibi kimselerin (ki bunların arasında Ebu Süfyan’ın yakınları yoktu) araya girmesi ve Kâbe duvarındaki anlaşma metninin bir güve tarafından yenmiş olduğunun (sadece “Allah’ın adıyla” anlamına gelen bir ifade kalmıştı) ortaya çıkmasıyla, Miladi 619 yılında bu zalim boykot sona erdi.

Boykotun kaldırılması, Müslümanlar için bir nefes alma imkanı sunsa da, Ebu Süfyan ve Hind için bu, tam bir zafer değildi. Evet, Haşimoğulları büyük acılar çekmişti ama Muhammed (SAV) davasından vazgeçmemiş, ona inananlar dağılmamıştı. Bu durum, Ebu Süfyan’ın kalbindeki kini ve nefreti daha da derinleştirdi. Anlıyordu ki, bu mücadele kolay bitmeyecekti ve çok daha sert, çok daha kanlı yöntemlere başvurmak gerekecekti. Boykot, Kureyş’in acımasızlığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyarken, aynı zamanda Ebu Süfyan ve ailesinin gelecekteki zulümlerinin de habercisi gibiydi.

D. Hüzün Yılı ve Taif Yolculuğu (Yaklaşık 619-620)

Üç yıl süren zalim boykotun sona ermesiyle Haşimoğulları ve Müslümanlar bir nebze olsun nefes almışlardı, ancak bu rahatlama gölgelerin arasından sızan cılız bir ışık gibiydi ve çok geçmeden yerini daha koyu bir karanlığa bırakacaktı. Miladi 619 yılı, Hz. Muhammed (SAV) için peş peşe gelen acı kayıplarla dolu, gerçekten de bir "Hüzün Yılı" oldu. Önce, yirmi beş yıllık hayat arkadaşı, peygamberliğin ilk anından itibaren ona sarsılmaz bir imanla destek olan, servetiyle davasını güçlendiren, tesellisi ve sırdaşı olan biricik eşi Hz. Hatice bint Huveylid (r.anha) bu fani dünyadan göçtü. Onun vefatı, Peygamber’in (SAV) kalbinde onulmaz bir yara, hanesinde ise derin bir boşluk bıraktı.

Bu büyük acının üzerinden çok geçmemişti ki, Hz. Muhammed (SAV) bir başka kalesini daha yitirdi: Onu çocukluğundan beri evladı gibi seven, Kureyş’in azgın saldırılarına karşı yıllarca göğsünü siper eden, Mekke’deki kabilevi koruyucusu olan sevgili amcası Ebu Talib. Her ne kadar Ebu Talib, atalarının dininden açıkça vazgeçmemiş olsa da, yeğenine olan bağlılığı ve Haşimoğulları’nın şerefini koruma içgüdüsü, onu her zaman Muhammed’in (SAV) yanında durmaya itmişti. Onun ölümüyle birlikte, Peygamber Efendimiz (SAV) sadece bir akrabasını değil, Mekke’nin acımasız ortamındaki en önemli dünyevi himayesini de kaybetmiş oldu.

Bu iki büyük kayıp haberi, Ebu Süfyan’ın ve eşi Hind’in evinde bir bayram havası estirmişti. Ebu Süfyan, Daru’n-Nedve’deki müttefiklerine, “Gördünüz mü?” diyordu, yüzünde zoraki bir ciddiyetle gizlemeye çalıştığı bir memnuniyetle. “Muhammed’in en büyük destekçileri bir bir yok oluyor. Hatice’nin serveti artık ona akmayacak, Ebu Talib’in kalkanı da toprağın altında kaldı. Şimdi o, yapayalnız ve himayesiz. Kureyş’in gerçek gücünü ona göstermenin, bu fitneyi kökünden kazımanın tam zamanıdır!” Hind ise, bu haberleri aldığında adeta zil takıp oynayacaktı. Yıllardır Hz. Hatice’nin soyluluğuna ve servetine duyduğu kıskançlık, şimdi onun ölümüyle bir nebze olsun tatmin bulmuştu. Ebu Talib’in ölümü ise, ona göre, Muhammed’in (SAV) sonunun başlangıcıydı. Akşamları Ebu Süfyan’a, “Artık beklemeyin!” diye fısıldıyordu. “Muhammed’i ve o avanesi Haşimoğulları’nı Mekke’den silip atmanın, Kâbe’yi onların ‘tek tanrı’ safsatasından temizlemenin vaktidir. Özellikle o Ali denen gencin cüretine bir son verilmeli!”

Ebu Talib’in vefatının ardından, Ebu Süfyan ve diğer Kureyş liderleri, Hz. Muhammed’e (SAV) yönelik baskılarını akıl almaz bir seviyeye çıkardılar. Artık hakaretler daha cüretkâr, saldırılar daha pervasızdı. Peygamber Efendimiz (SAV) evinden dışarı adımını attığı anda üzerine pislikler atılıyor, yolu kesiliyor, en aşağılayıcı sözlerle taciz ediliyordu. Mekke’de İslam’ı tebliğ etme imkanı neredeyse kalmamıştı. Bu umutsuzluk içinde Hz. Muhammed (SAV), yeni bir kapı aralamak, davasına destek bulmak umuduyla, azatlı kölesi ve can yoldaşı Zeyd bin Harise (r.a) ile birlikte Mekke’ye yakın Taif şehrine doğru yola çıktı. Sakif kabilesinin yaşadığı bu şehir, Mekke’ye rakip olabilecek bir güç merkeziydi ve belki de onlar bu yeni çağrıya kulak verebilirlerdi.

Ancak Taif’te karşılaştığı muamele, Mekke’deki zulmü aratacak cinstendi. Sakif kabilesinin liderleri, onun davetini sadece kaba bir dille reddetmekle kalmadılar, aynı zamanda şehrin ayak takımını ve çocuklarını kışkırtarak onu ve Zeyd’i (r.a) taş yağmuruna tutturdular. Atılan taşlarla mübarek ayakları kanlar içinde kalan, yorgun ve bitap düşen Peygamberimiz, bir üzüm bağına sığınmak zorunda kaldı. Orada, yaşadığı tüm acılara rağmen Rabbine sığınarak, O’nun merhametine iltica etti. Bu hazin tablo, onun davası uğruna çektiği çilenin ve gösterdiği sabrın bir nişanesiydi. Taif’ten eli boş ve kalbi kırık bir şekilde Mekke’ye dönerken, bu başarısızlık haberi Ebu Süfyan ve Kureyş çevrelerinde büyük bir sevinçle karşılandı. “Mekke’den kovulan, Taif’ten de taşlanarak geri dönüyor!” diye alay ediyorlardı. Ebu Süfyan, bu durumu kendi siyasi dehasının bir sonucu olarak görüyor, Muhammed’in (SAV) artık tamamen yalnızlaştığına ve davasının sonunun geldiğine inanıyordu. Hind ise, bu haberi duyduğunda, “Keşke o taşlar onu orada bitirseydi!” demekten kendini alamamıştı.

Bu karanlık ve ümitlerin tükendiği sanılan bir zamanda, Allah Teâlâ, en sevgili kulunu, İsra ve Miraç adı verilen mucizevi bir yolculukla teselli etti ve şereflendirdi. Bir gece, Hz. Muhammed (SAV), Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmüş (İsra), oradan da yedi kat semayı aşarak Rabbinin manevi huzuruna yükselmişti (Miraç). Bu yolculukta ona, ümmeti için birçok müjde verilmiş ve beş vakit namaz farz kılınmıştı. Bu olay, Müslümanlar için büyük bir iman tazelemesi ve moral kaynağı oldu. Ancak Ebu Süfyan ve Kureyş’in diğer inkârcıları, bu mucizeyi duyduklarında, her zamanki gibi alay ve inkârla karşıladılar. “Muhammed şimdi de göklere çıktığını iddia ediyor! Aklını iyice yitirmiş!” diyerek bu olayı da Peygamber’i (SAV) itibarsızlaştırmak için bir fırsat olarak kullandılar. Onların katılaşmış kalpleri, bu ilahi tecelliyi anlamaktan acizdi. Fakat bilmedikleri bir şey vardı: Mekke’nin umutsuz görünen ufkunda, çok yakında Yesrib (Medine) şehrinden doğacak yeni bir şafak, tüm hesaplarını altüst edecekti.

E. Medine'ye Açılan Kapı: Akabe Biatları (Yaklaşık 620-622)

Taif’teki acı tecrübe ve Mekke’deki dinmeyen zulüm, Hz. Muhammed’in (SAV) tebliğ azmini kıramamıştı. Hüzün Yılı’nın ardından gelen İsra ve Miraç mucizesiyle manevi gücü tazelenen Peygamber Efendimiz (SAV), her hac mevsiminde Mekke’ye gelen Arap kabilelerine bıkmadan usanmadan İslam’ı anlatmaya devam ediyordu. Kureyş’in tüm engellemelerine, alaylarına ve tehditlerine rağmen, her bir çadırı dolaşıyor, her bir kabile reisine Allah’ın birliğine ve kendi peygamberliğine iman etmeleri için çağrıda bulunuyordu. Çoğu zaman ret ve kayıtsızlıkla karşılaşsa da, o, umudunu yitirmiyordu.

Ebu Süfyan ve Kureyş’in diğer ileri gelenleri, Hz. Muhammed’in (SAV) bu çabalarını küçümseyen bir tebessümle izliyorlardı. “Bırakın yorulsun,” diyorlardı kendi aralarında. “Mekke’de başaramadığını, şimdi çöllerdeki bedevilerden mi umuyor? Kureyş’in reddettiği birine kim itibar eder?” Hind ise, bu durumu kendi kibirli bakış açısıyla yorumluyor, “O, artık kendi kabilesinin bile yüzüne bakamadığı, dışlanmış bir adam. Onun sonu yakındır,” diye kehanetlerde bulunuyordu. Ancak bu kibirli özgüvenleri, çok geçmeden Yesrib (daha sonra Medine olarak anılacak şehir) yönünden gelen beklenmedik haberlerle sarsılacaktı.

Yaklaşık Miladi 620 yılının hac mevsiminde, Hz. Muhammed (SAV), Mekke yakınlarındaki Akabe denilen mevkide, Yesrib’den gelen Hazrec kabilesine mensup altı kişilik bir grupla karşılaştı. Yesrib, Evs ve Hazrec adında iki büyük Arap kabilesinin yaşadığı, ancak aralarındaki bitmek bilmeyen kan davaları ve Yahudi kabilelerinin de etkisiyle siyasi bir istikrardan yoksun bir vahaydı. Bu altı Yesribli, Hz. Muhammed’in (SAV) anlattığı tevhid inancından ve getirdiği barış mesajından derinden etkilendiler. Yahudilerden sık sık duydukları “yakında bir peygamber çıkacak” sözleriyle de bağlantı kurarak, aradıkları kurtuluşun bu olabileceğini düşündüler. Şehirlerine döndüklerinde, bu yeni dini ve Peygamber’i (SAV) anlatacaklarına söz vererek ayrıldılar.

Ertesi yıl, Miladi 621’de, bu kez on iki Yesribli (beşi bir önceki yıl gelenlerden) Akabe’de Hz. Muhammed (SAV) ile buluştu. Burada, Allah’a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık yapmayacaklarına, zina etmeyeceklerine, çocuklarını öldürmeyeceklerine, iftira etmeyeceklerine ve iyi işlerde Peygamber’e (SAV) itaat edeceklerine dair söz vererek ona biat ettiler. Bu, İslam tarihinde “Birinci Akabe Biatı” olarak bilinir. Hz. Muhammed (SAV), onlara İslam’ı öğretmesi için genç ve bilgili sahabesi Mus’ab bin Umeyr’i (r.a) de Yesrib’e gönderdi. Mus’ab’ın (r.a) gayretleriyle Yesrib’de İslam hızla yayılmaya başladı; öyle ki, neredeyse her evde bu yeni dinden bahsediliyor, Kuran okunuyordu.

Bu gelişmeler, Ebu Süfyan ve Kureyş’in casusları aracılığıyla Mekke’ye ulaştığında, başlangıçta pek önemsenmedi. Yesrib, Kureyş için uzak ve kendi iç sorunlarıyla boğuşan bir yerdi. Ancak Miladi 622 yılındaki hac mevsiminde gerçekleşen “İkinci Akabe Biatı”, tüm dengeleri değiştirecek ve Ebu Süfyan’ın uykularını kaçıracak bir gelişme oldu. Bu kez, yetmiş üçü erkek ikisi kadın olmak üzere yetmiş beş Yesribli Müslüman, geceleyin gizlice Akabe’de Hz. Muhammed (SAV) ile buluştu. Sadece iman etmekle kalmadılar, aynı zamanda Hz. Muhammed’i (SAV) ve Mekkeli Müslümanları şehirlerine davet ederek, onları kendi canlarını ve mallarını korudukları gibi koruyacaklarına, ona her koşulda itaat edeceklerine dair yemin ettiler. Bu, artık sadece bir inanç birliği değil, aynı zamanda siyasi ve askeri bir ittifakın da temellerinin atılması demekti.

Bu ikinci biatın haberi Mekke’ye ulaştığında, Ebu Süfyan ve Kureyş liderleri dehşete kapıldı. Daru’n-Nedve acilen toplandı. Ebu Süfyan, öfkeden ve endişeden kıpkırmızı kesilmiş bir yüzle, “Bu ne demektir?” diye gürledi. “Muhammed, şimdi de Yesrib’deki o Hazrec ve Evs serserilerini mi yanına çekmiş? Biz onu Mekke’de boğmaya çalışırken, o kendine yeni bir sığınak, yeni bir güç merkezi mi buluyor? Bu, Kureyş’e, Mekke’ye açık bir ihanettir!” Hind, kocasının bu öfkesini daha da körüklüyordu. “Bu iş büyümeden ezilmeli!” diyordu. “Yesrib, bizim ticaretimizin üzerinde bir kılıç gibi durur. Eğer Muhammed oraya yerleşir ve güçlenirse, yarın kervanlarımızı vurur, Kâbe’mize meydan okur. O yılanın başı küçükken ezilmeli!”

Kureyş liderleri, bu yeni ve tehlikeli gelişme karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Yesrib’e bir elçi heyeti gönderip onları tehdit etmeyi düşündüler, ancak Yesriblilerin kararlılığı karşısında bunun pek işe yaramayacağını anladılar. Ebu Süfyan, bu durumun Kureyş’in Arap Yarımadası’ndaki hegemonyasına yönelik en ciddi tehditlerden biri olduğunu görüyordu. Muhammed (SAV) eğer Yesrib’e hicret eder ve orada bir devlet kurarsa, bu, Mekke için sonun başlangıcı olabilirdi. Kalbindeki o kadim kin, şimdi korku ve çaresizlikle birleşerek daha da bileniyordu. Bir şeyler yapılmalıydı, hem de çok acil. Muhammed’in (SAV) Yesrib’e gitmesi ne pahasına olursa olsun engellenmeliydi. Bu düşünceler, Kureyş’i çok daha karanlık ve kanlı bir plana doğru itecekti: Hz. Muhammed’i (SAV) ortadan kaldırmak. Akabe’de atılan o umut tohumları, Mekke’nin gölgelerinde yeni bir ölüm fermanının yazılmasına neden olmuştu.

II. Hicret: Yeni Bir Dönemin Şafağı (622)

A. Kureyş'in Komplosu ve Göç Hazırlıkları

Akabe Biatları’nın ardından Yesrib (Medine) kapıları Mekkeli Müslümanlara ardına kadar açılmıştı. Hz. Muhammed’in (SAV) izniyle, baskı ve zulümden bunalan Müslümanlar, gruplar halinde, mallarını ve mülklerini geride bırakarak, dinlerini özgürce yaşayabilecekleri bu yeni yurda doğru gizlice göç etmeye başladılar. Her geçen gün Mekke’den ayrılanların sayısı artıyor, Ebu Süfyan ve Kureyş’in diğer kodamanları bu durumu çaresiz bir öfkeyle izliyorlardı. Giden her Müslüman, Kureyş’in elinden kayıp giden bir güç, Yesrib’de ise Muhammed’in (SAV) etrafında toplanacak yeni bir nefer demekti. Ebu Süfyan, bu göçün kendi iktidarları için ne denli büyük bir tehlike arz ettiğini her zerresiyle hissediyordu. Mekke’nin boşalan evleri, onun ve müttefiklerinin yüreğine korku salıyordu.

"Bu gidişe bir son vermeliyiz!" diye kükrüyordu Daru’n-Nedve’de toplanan Kureyş meclisinde. "Muhammed, en sadık adamlarını bir bir Yesrib’e yolluyor. Yarın kendisi de oraya vardığında, karşımızda sadece dini bir lider değil, aynı zamanda etrafında toplanmış, bize kin besleyen savaşçılardan oluşan bir ordu bulacağız! O zaman ne Mekke’nin ticareti kalır ne de Kureyş’in şerefi!" Diğer liderler de onun bu endişelerini paylaşıyor, ancak ne yapacakları konusunda bir karara varamıyorlardı. Bazıları Muhammed’i (SAV) zincire vurup hapsetmeyi, bazıları ise sürgün etmeyi öneriyordu.

İşte bu kararsızlık anında, Ebu Süfyan’ın şeytani zekâsı ve köklü kini bir kez daha kendini gösterdi. Daha önceki toplantılarda Ebu Cehil’in ortaya attığı, ancak o zamanlar tam olarak olgunlaşmamış bir fikir olan “Muhammed’i öldürme” planını, tüm kurnazlığıyla yeniden ve çok daha şeytani bir şekilde gündeme getirdi. "Hayır," dedi Ebu Süfyan, sesi soğuk ve kesindi. "Onu hapsetmek ya da sürmek, tehlikeyi sadece erteler, belki de daha da büyütür. Eğer bu fitneden kökünden kurtulmak istiyorsak, tek bir çözüm var: Muhammed öldürülmeli!" Mecliste bir anlık sessizlik oldu. Bu, en radikal ve en kanlı çözümdü. Kan davası gütme ihtimali olan Haşimoğulları’nın tepkisinden çekiniyorlardı.

Ancak Ebu Süfyan’ın planı bu çekinceyi de ortadan kaldıracak şekilde tasarlanmıştı. "Her kabileden güçlü ve soylu birer genç seçeceğiz," diye devam etti. "Bu gençler, hep birlikte, tek bir darbeyle Muhammed’in işini bitirecekler. Böylece kanı tüm kabilelere yayılmış olacak, Haşimoğulları da bütün Kureyş kabileleriyle aynı anda savaşmayı göze alamayacak, en fazla diyet talep edeceklerdir. Diyeti de hep birlikte öder, bu işten kurtuluruz!" Bu şeytani plan, meclisteki çoğunluk tarafından büyük bir coşku ve rahatlamayla kabul edildi. Ebu Cehil, Ebu Süfyan’ın bu “dahiyane” planına hayran kalmıştı. Artık Muhammed’in (SAV) sonunun geldiğine, Kureyş’in eski huzurlu günlerine döneceğine inanıyorlardı.

Ebu Süfyan, bu kararın alınmasındaki öncü rolüyle, Kureyş içindeki sarsılan itibarını yeniden kazanmış, en azılı İslam düşmanı olarak kendini bir kez daha kanıtlamıştı. Akşam evine döndüğünde, bu “zaferini” eşi Hind’e büyük bir gururla anlattı. Hind, kocasının bu planını duyduğunda gözleri şeytani bir sevinçle parladı. Yıllardır içinde biriktirdiği kin ve intikam ateşi, nihayet amacına ulaşacak gibiydi. "Nihayet!" dedi, sesi zafer çığlığı gibiydi. "Nihayet o sahte peygamberden ve onun getirdiği o uğursuz dinden kurtulacağız! Onun kanıyla Kâbe’miz yeniden eski kutsallığına kavuşacak!" O gece Ebu Süfyan ve Hind, Mekke’nin en karanlık komplosunun mimarları olarak, gelecekteki zaferlerinin hayaliyle uykuya daldılar; bilmedikleri ise, bu planın Allah tarafından çoktan bozulmuş olduğuydu.

Hz. Muhammed (SAV) ise, Kureyş’in bu hain planından ilahi bir vahiyle haberdar edilmişti. Ancak o, Rabbinden gelecek kesin emri bekliyordu. Ashabının büyük bir kısmı Yesrib’e ulaşmış, geride sadece Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ali (r.a) ve birkaç sadık dostu kalmıştı. Her an ölüm tehlikesiyle burun buruna olmasına rağmen, o, sarsılmaz bir tevekkül içinde, kaderine teslim olmuş bir şekilde Rabbinin hicret için vereceği izni bekliyordu. Kureyş’in kılıçları kapısına dayanmadan hemen önce, o kutlu izin gelecek ve İslam tarihi için yeni, aydınlık bir sayfa açılacaktı.

B. Büyük Yolculuk

Kureyş’in kanlı komplosu işlemeye başlamadan hemen önce, ilahi vahiy Hz. Muhammed’e (SAV) ulaşmış ve hicret için beklenen izin verilmişti. O gece, Mekke’nin en karanlık saatlerinde, Kureyş’in seçilmiş katilleri hanesini kuşatmışken, Hz. Muhammed (SAV), yatağına amcasının oğlu yiğit Hz. Ali’yi (r.a) yatırarak, can dostu Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (r.a) ile birlikte evinden gizlice ayrıldı. Kureyşli suikastçılar, sabah olup da yatakta Hz. Ali’yi bulduklarında ve Hz. Muhammed’in (SAV) çoktan gitmiş olduğunu anladıklarında, öfkeden deliye döndüler. Planları bozulmuş, avları ellerinden kaçmıştı.

Bu haber Ebu Süfyan’a ulaştığında, yüzü öfkeden mosmor kesildi. Daru’n-Nedve’deki “zafer” sarhoşluğu, yerini büyük bir hayal kırıklığına ve paniğe bırakmıştı. “Nasıl olur?” diye kükredi. “Nasıl olur da burnumuzun dibinden kaçıp gider? Onu koruyan, gözleyen kimse yok muydu?” Hind ise, bu haberi aldığında adeta bir yılan gibi tıslamış, “Bu işte mutlaka bir ihanet var!” diye bağırmıştı. “Muhammed’i ve o Ebu Bekir’i bulup getirene en büyük ödülü vaat edin! Sağ ya da ölü, fark etmez! Yeter ki o fitne başı Mekke’den uzaklaşamasın, Yesrib’e ulaşamasın!”

Ebu Süfyan, derhal Kureyş’in en iyi iz sürücülerini ve en gözü pek savaşçılarını topladı. Hz. Muhammed (SAV) ve Hz. Ebu Bekir (r.a) için yüz deve (bazı rivayetlerde iki yüz) gibi devasa bir ödül vaat edildi. Mekke’nin her köşesi, her çıkışı tutuldu. Çölün her karışını bilen izciler, en ücra patikaları bile didik didik aramaya başladılar. Ebu Süfyan, bu arama çalışmalarını bizzat yönetiyor, her gelen haberle umutlanıp her başarısızlıkla daha da hırslanıyordu. Onun için bu, sadece kaçan bir düşmanı yakalamak değil, aynı zamanda sarsılan otoritesini yeniden tesis etmek, Kureyş’e kimin efendi olduğunu göstermek meselesiydi.

Hz. Muhammed (SAV) ve Hz. Ebu Bekir (r.a) ise, Kureyş’in takibinden kurtulmak için güneye, Yesrib yolunun tam tersi istikametindeki Sevr Dağı’na doğru ilerlemiş ve oradaki bir mağaraya sığınmışlardı. Üç gün boyunca bu daracık mağarada, Kureyş’in gazabından ve dünyanın şerrinden Allah’a sığınarak gizlendiler. Hz. Ebu Bekir’in (r.a) oğlu Abdullah geceleri onlara Mekke’den haberler ve yiyecek taşıyor, azatlısı Amir bin Füheyre ise koyun sürüsüyle onların izlerini siliyordu. Bir ara, Kureyşli takipçiler mağaranın ağzına kadar geldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a) endişeyle, “Ey Allah’ın Resulü, eğilip baksalar bizi görecekler!” dediğinde, Hz. Muhammed (SAV) o sarsılmaz imanı ve tevekkülüyle, “Üzülme, şüphesiz Allah bizimledir!” (Tevbe Suresi, 40) diyerek onu teselli etti. Ve ilahi bir mucizeyle, bir örümcek mağaranın ağzına ağını örmüş, bir güvercin de yuva yapıp yumurtlamıştı. Takipçiler bu manzarayı görünce, içeride kimsenin olamayacağına kanaat getirip oradan uzaklaştılar.

Bu haber Ebu Süfyan’a ulaştığında, içini bir şüphe kemirdi. “Acaba gerçekten orada değiller miydi, yoksa bir sihirle mi gözümüzden kaçtılar?” diye düşündü. Muhammed’in (SAV) etrafında gelişen ve Kureyş’in aklının almadığı bu tür “mucizevi” kurtuluşlar, onların kalbindeki nefreti ve korkuyu daha da artırıyordu. Hind ise, bu durumu Muhammed’in (SAV) “sihirbazlığına” yoruyor, onun şeytanlarla işbirliği içinde olduğuna inanıyordu.

Üç günün sonunda, Kureyş’in arama çabaları biraz gevşeyince, Hz. Muhammed (SAV) ve Hz. Ebu Bekir (r.a), kendilerine kılavuzluk etmesi için tuttukları Abdullah bin Uraykıt ile birlikte, sahil yolundan Yesrib’e doğru o kutlu yolculuklarına başladılar. Bu yolculuk da tehlikelerle doluydu. Ödül avcısı Süraka bin Malik, bir ara izlerini bulup onlara yaklaşsa da, atının ayakları kuma saplanmış, mucizevi bir şekilde geri dönmek zorunda kalmıştı.

Günler süren meşakkatli bir yolculuğun ardından, nihayet Yesrib ufukları göründü. Önce Kuba köyüne vardılar. Burada birkaç gün konaklayıp İslam tarihindeki ilk mescidi, Kuba Mescidi’ni inşa ettiler. Ardından Yesrib’e girdiklerinde, aylardır onları büyük bir özlem ve heyecanla bekleyen Ensar (Medineli Müslümanlar) ve Muhacirler (Mekkeli Müslümanlar) tarafından eşi benzeri görülmemiş bir coşkuyla karşılandılar. Tekbirler, ilahiler ve sevinç gözyaşları birbirine karışıyordu. Yesrib, o günden sonra Medinetü’n-Nebi (Peygamber Şehri) ya da kısaca Medine olarak anılacaktı.

Hz. Muhammed’in (SAV) Medine’ye sağ salim ulaştığı ve orada büyük bir coşkuyla karşılandığı haberi Mekke’ye ulaştığında, Ebu Süfyan ve Hind için bu, en büyük kâbuslarının gerçeğe dönüşmesi demekti. Tüm planları boşa gitmiş, tüm çabaları sonuçsuz kalmıştı. Düşmanları, artık Mekke’nin dar sokaklarında sıkışmış bir avuç insan değil, Medine gibi stratejik bir vahada üslenmiş, etrafında giderek büyüyen bir orduya sahip potansiyel bir devletti. Ebu Süfyan, o an anlamıştı ki, asıl savaş şimdi başlıyordu. Kalbindeki o bitmek bilmez kin, artık Medine’ye yönelmişti ve bu kin, tüm Arap Yarımadası’nı kana bulayacak büyük fırtınaların habercisiydi. Hind ise, intikam yeminleri ediyor, Muhammed’in (SAV) ve ona kucak açan Medinelilerin başına gelecek felaketlerin hayalini kuruyordu. Hicret, bir devrin sonu, ama çok daha kanlı bir devrin başlangıcıydı.

C. Hicret'in Sonuçları ve Mekke'deki Yankıları

Hz. Muhammed’in (SAV) Medine’ye hicreti, sadece bir mekân değişikliği değil, aynı zamanda İslam tarihinde bir dönüm noktası, yeni bir devrin şafağıydı. Medine’de, Peygamber Efendimiz (SAV) ilk iş olarak Muhacirler (Mekke’den göç eden Müslümanlar) ile Ensar (Medineli Müslümanlar) arasında eşi benzeri görülmemiş bir kardeşlik bağı tesis etti. Her bir Ensar, bir Muhacir kardeşiyle evini, aşını, malını paylaştı. Ardından, Medine’de yaşayan Yahudi kabileleri ve diğer Arap unsurlarıyla, şehirde barış içinde bir arada yaşamanın ve ortak savunmanın esaslarını belirleyen Medine Vesikası (Anayasası) imzalandı. Böylece Medine, sadece Müslümanlar için bir sığınak değil, aynı zamanda adalet, kardeşlik ve toplumsal barış ilkeleri üzerine kurulu yeni bir devletin de temellerinin atıldığı bir merkez haline geliyordu. Mescid-i Nebevi inşa edildi; burası sadece bir ibadethane değil, aynı zamanda bir eğitim merkezi, bir meclis ve bir komuta karargâhıydı.

Medine’den gelen bu haberler, Mekke’ye ulaştığında, Ebu Süfyan ve Kureyş’in diğer elebaşlarının yüreğine bir hançer gibi saplandı. Onların umutları, Muhammed’in (SAV) Yesrib’de barınamayacağı, kısa sürede oradaki kabileler arasında çıkacak bir anlaşmazlıkla yok olup gideceği yönündeydi. Ancak gelen haberler, tam tersini müjdeliyordu: Muhammed (SAV), Medine’de sadece kabul görmekle kalmamış, aynı zamanda kısa sürede şehrin tartışmasız lideri konumuna yükselmiş, farklı unsurları bir araya getiren bir devlet adamı olduğunu da kanıtlamıştı. Ensar ve Muhacir kardeşliği, onların hayal bile edemeyeceği bir toplumsal dayanışma örneğiydi. Medine Sözleşmesi ise, Kureyş’in kabilecilik ve kan davası üzerine kurulu düzenine karşı, adalet ve hukuk temelli bir alternatif sunuyordu.

Ebu Süfyan, Daru’n-Nedve’de yaptığı öfkeli konuşmalarda, “Bu iş artık şakaya gelmez!” diyordu. “Muhammed, Medine’de bir yılan gibi çöreklenmiş, her geçen gün zehrini daha da artırıyor. Orada bir güç biriktiriyor ve bu gücün ilk hedefi biz olacağız, Kureyş olacak, Mekke olacak! Onun amacı sadece dinini yaymak değil, aynı zamanda bizden intikam almak, Kâbe’yi ele geçirmek ve bizim ticaretimizi baltalamak!” Diğer Kureyş liderleri de onun bu endişelerini paylaşıyor, ancak ne yapacakları konusunda bir türlü ortak bir karara varamıyorlardı. Medine’ye bir ordu gönderip bu işi kökünden halletmek istiyorlardı, ama Medine’nin coğrafi konumu, güçlü kabileleri ve şimdi de Muhammed’in (SAV) etrafında kenetlenen Müslümanların varlığı, böyle bir seferi riskli kılıyordu.

Hind bint Utbe ise, evinde adeta bir kin ve intikam ocağı tüttürüyordu. Kocasını ve diğer Kureyş erkeklerini sürekli olarak Medine’ye karşı kışkırtıyor, onların “korkaklığından” dem vuruyordu. “Ne bekliyorsunuz?” diyordu. “Muhammed’in Medine’de bir imparatorluk kurmasını mı? O ve ona uyan o serseriler, bizim atalarımızın dinine hakaret ettiler, bizim şerefimizi ayaklar altına aldılar. Onların kanı dökülmeden, onların kökü kazınmadan bu kin bitmez, bu leke temizlenmez!” Hind’in bu zehirli sözleri, Ebu Süfyan’ın zaten var olan nefretini daha da körüklüyor, onu daha radikal adımlar atmaya itiyordu.

Ebu Süfyan, ilk aşamada Medine’deki Müslümanları ekonomik olarak yıpratmayı, Medine’deki Yahudi kabilelerini ve münafıkları Müslümanlara karşı kışkırtmayı denedi. Medine’ye giden ticaret yolları üzerinde baskı kurmaya, Müslüman kervanlarına zarar vermeye yönelik planlar yaptı. Medine’deki müttefikleri aracılığıyla fitne ve fesat tohumları ekmeye çalıştı. Ancak tüm bu çabalar, Medine’deki yeni kurulan düzenin sarsılmaz bir iman ve kardeşlik bağıyla birbirine kenetlenmiş olması nedeniyle sonuçsuz kalıyordu. Aksine, Kureyş’in bu düşmanca tavırları, Medine’deki Müslümanların birliğini daha da pekiştiriyor, onları Kureyş’ten gelecek olası bir saldırıya karşı daha da teyakkuzda tutuyordu.

Ebu Süfyan için en büyük korku, Medine’nin, Kureyş’in Şam’a giden ana ticaret yolu üzerinde bir tehdit oluşturmasıydı. Bu ticaret yolu, Mekke’nin can damarı, Ebu Süfyan’ın ve diğer Kureyşli tüccarların servetinin kaynağıydı. Eğer Muhammed (SAV) bu yolu kontrol altına alırsa, Mekke ekonomik olarak çökebilir, Kureyş’in itibarı yerle bir olabilirdi. Bu nedenle, Ebu Süfyan’ın zihninde artık tek bir düşünce vardı: Medine’deki bu yeni güç, askeri bir darbeyle, kesin bir zaferle yok edilmeliydi. Artık diplomasi, kışkırtma ya da ekonomik baskı yeterli değildi. Kılıçlar çekilmeli, kan dökülmeliydi.

Hicret, Ebu Süfyan ve Hind için sadece bir düşmanın elden kaçması değil, aynı zamanda o düşmanın eskisinden çok daha tehlikeli bir şekilde karşılarına dikilmesi anlamına geliyordu. Mekke’deki öfkeleri, Medine’ye yönelik bir ölüm kalım savaşına dönüşmek üzereydi. Artık çatışma kaçınılmazdı ve bu çatışmanın ilk büyük perdesi, çok geçmeden Bedir kuyularının başında açılacaktı. Ebu Süfyan’ın ve Hind’in kalbindeki o bitmek bilmez kin, onları ve tüm Kureyş’i, sonu felaketle bitecek bir maceraya doğru sürüklüyordu.

III. Bedir'in Yankıları: İlk Darbe (Miladi 624)

Hicret’in üzerinden geçen yaklaşık iki yıl boyunca, Mekke ile Medine arasındaki gerilim giderek tırmanmıştı. Ebu Süfyan, Kureyş’in diğer ileri gelenleriyle birlikte, Medine’deki Müslümanların güçlenmesini engellemek ve Şam ticaret yolunu güvence altına almak için çeşitli planlar yapıyordu. Artık onun için mesele, sadece Muhammed’i (SAV) susturmak değil, Medine’de filizlenen o yeni devleti, o yeni umudu kökünden kazımaktı. Hind ise, her geçen gün kocasının ve diğer Kureyş erkeklerinin yüreğine intikam tohumları ekiyor, onları Medine’ye karşı daha saldırgan olmaya kışkırtıyordu. Onun gözünde, Medine’de özgürce yaşayan her Müslüman, Kureyş’in şerefine indirilmiş bir darbeydi ve bu leke ancak kanla temizlenebilirdi.

Miladi 624 yılının baharında, Ebu Süfyan, Kureyş’in en büyük ve en zengin ticaret kervanlarından birinin başında Şam’dan Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Bu kervan, sadece mal taşımıyor, aynı zamanda Kureyş’in gururunu ve ekonomik gücünü de temsil ediyordu. Ancak Medine yakınlarından geçerken, Müslümanların kervana saldırmak için hazırlık yaptığı istihbaratını aldı. Bu, Ebu Süfyan için beklediği kıvılcımdı; hem kendi mallarını koruma bahanesi hem de Kureyş’i Medine’ye karşı topyekûn bir savaşa sürükleme fırsatıydı. Derhal Mekke’ye hızlı bir ulak göndererek, "Ey Kureyş! Mallarınız tehlikede! Ebu Süfyan’ın kervanı Muhammed ve adamları tarafından tehdit ediliyor! Yetişin, mallarınızı koruyun, yoksa her şeyinizi kaybedersiniz!" çığlığını ulaştırdı.

Bu yardım çağrısı, Mekke’de büyük bir infiale yol açtı. Zaten Medine’ye karşı bilenmiş olan Kureyş’in ileri gelenleri, özellikle Ebu Cehil gibi savaş çığırtkanları, bu haberi büyük bir coşkuyla karşıladılar. Ebu Süfyan’ın kendisi de, kervanını ustaca manevralarla sahil yoluna saptırıp Müslümanların takibinden kurtarmayı başarmış ve Mekke’ye kervanın güvende olduğu haberini göndermiş olsa da, Kureyş ordusu çoktan yola çıkmıştı. Ebu Süfyan, ordunun geri dönmesi için haber yolladı, “Kervan kurtuldu, artık savaşa gerek kalmadı,” dedi. Ancak Ebu Cehil’in kibri ve Kureyş’in savaş arzusu o kadar kabarmıştı ki, geri dönmeyi reddettiler. "Hayır!" diye gürledi Ebu Cehil. "Bedir’e kadar gideceğiz, orada üç gün şölen yapacağız, develer keseceğiz, şaraplar içeceğiz, şarkıcı kadınlar bize şarkılar söyleyecek. Araplar bizim bu yürüyüşümüzü ve gücümüzü duysunlar da bir daha bize karşı gelmeye cüret edemesinler!" Ebu Süfyan, bu anlamsız gurur ve kibir karşısında çaresiz kaldı. İçten içe, bu aceleciliğin ve aşırı özgüvenin Kureyş’e pahalıya patlayacağından endişe etse de, artık ordunun başında değildi ve Ebu Cehil’in savaş naraları her sesi bastırıyordu.

Kureyş ordusu, bin kişilik tam teçhizatlı gücüyle, sayıca kendilerinden üç kat az olan ve çoğu zırhsız, tecrübesiz üç yüz kadar Müslümanla Bedir kuyularının başında karşı karşıya geldi. Kureyş’in mağrur komutanları, zaferden o kadar emindiler ki, savaşı bir eğlence gibi görüyorlardı. Ancak savaş başladığında, ummadıkları bir direnişle karşılaştılar. Müslümanların sarsılmaz imanı, ölümüne çarpışan cesaretleri ve Hz. Muhammed’in (SAV) askeri dehası, Kureyş’in tüm hesaplarını altüst etti.

Savaşın sonucu Kureyş için tam bir felaketti. Ebu Cehil, Utbe bin Rabia (Hind’in babası), Şeybe bin Rabia (Hind’in amcası), Velid bin Utbe (Hind’in erkek kardeşi) gibi Kureyş’in en önde gelen yetmiş kadar lideri ve savaşçısı öldürülmüş, bir o kadarı da esir düşmüştü. Öldürülenler arasında Ebu Süfyan’ın kendi oğlu Hanzala da vardı. Bu acı haber Mekke’ye ulaştığında, şehir eşi benzeri görülmemiş bir yasa büründü. Her evden feryatlar yükseliyor, her sokakta ağıtlar yakılıyordu.

Ebu Süfyan, kervanını Mekke’ye sağ salim ulaştırdıktan sonra evine döndüğünde, onu eşi Hind’in yürekleri dağlayan çığlıkları ve öfke dolu haykırışları karşıladı. Hind, babasının, amcasının ve kardeşinin ölüm haberini almış, adeta çılgına dönmüştü. Saçlarını yoluyor, yüzünü tırmalıyor, dudaklarından intikam yeminleri dökülüyordu. "Kanları yerde kalmayacak!" diye haykırıyordu. "Babamın katili Hamza! Kardeşimin katilleri! Hepsinin hesabını soracağım! Muhammed ve ona uyan o köpekler bu yaptıklarının bedelini ödeyecekler!" Hind’in gözlerindeki o ateş, sadece bir keder ateşi değil, aynı zamanda tüm benliğini saran, onu bir intikam tanrıçasına dönüştüren bir kin ateşiydi.

Ebu Süfyan için de Bedir yenilgisi, hayatının en büyük utançlarından ve en ağır darbelerinden biriydi. Sadece oğlunu değil, Kureyş’in en değerli komutanlarını kaybetmiş, Mekke’nin itibarı yerle bir olmuştu. Liderlik karizması sarsılmış, Ebu Cehil gibi rakipleri ölmüş olsa da, bu yenilginin sorumluluğu bir şekilde onun da omuzlarına yüklenmişti. Evinde, eşi Hind’in dinmeyen feryatlarını dinlerken, onun intikam arzusunu paylaşıyor, kendi kalbindeki aşağılanmışlık ve öfke duygularını biliyordu. O an, Ebu Süfyan ve Hind’in kalbinde, Bedir’in kanlı topraklarında yeşeren o “bitmek bilmez kin”, artık çok daha derinlere kök salmış, tüm varlıklarını ele geçirmişti. İntikam! Bu kelime, artık onların hayatının tek anlamı, tek amacı olacaktı. Ve bu intikam yemini, çok geçmeden Uhud dağlarında yankılanacak, İslam tarihinin en acımasız sahnelerinden birine zemin hazırlayacaktı. Bedir, sadece bir savaşı değil, aynı zamanda nesiller boyu sürecek bir kan davasının ve trajedinin de tohumlarını ekmişti.

IV. Uhud: Kinin ve Ciğerin Günü (Miladi 625)

Bedir’in ağır yenilgisi ve Kureyş’in en yiğit savaşçılarının kanının o kızıl kumlara akmasının üzerinden bir yıl geçmişti. Ancak Mekke’de ne acı dinmiş ne de intikam arzusu küllenmişti. Aksine, her geçen gün, her okunan mersiye, her hatırlanan kayıp, bu ateşi daha da körüklüyordu. Bu intikam ateşinin en harlı yandığı yer ise, şüphesiz Ebu Süfyan’ın evi, özellikle de eşi Hind bint Utbe’nin yüreğiydi. Babasının, amcasının ve kardeşinin Bedir’de öldürülmesinin acısı, Hind’i adeta bir dişi kurda çevirmişti. Geceleri uyku girmiyor, gündüzleri ise sadece ve sadece intikam planları yapıyordu. Hedefinde ise özellikle babası Utbe’yi öldüren, Peygamber’in (SAV) amcası, Allah’ın Aslanı Hz. Hamza (r.a) vardı. Hind, onun kanını dökmeden, onun acısıyla yüreği soğumadan asla huzur bulamayacağına yemin etmişti.

Ebu Süfyan da, Bedir’in utancını üzerinden atmak, Kureyş’in sarsılan itibarını yeniden tesis etmek ve elbette kendi liderliğini pekiştirmek için yeni bir savaşın hazırlıklarını yapıyordu. Kureyş’in tüm kollarından, müttefik kabilelerden topladığı üç bin kişilik muazzam bir orduyla Medine’ye doğru yola çıkmaya hazırlanıyordu. Bu kez derslerini almışlardı; daha donanımlı, daha kalabalık ve en önemlisi daha kindardılar. Ordunun moralini yüksek tutmak için Kureyş kadınları da, defler çalıp kahramanlık şarkıları söyleyerek ve savaşçıları kışkırtarak orduya eşlik ediyordu. Bu kadınların başında ise, elinde bir hançer, gözlerinde ölümcül bir parıltıyla Hind bint Utbe vardı.

Savaştan önce Hind, Cübeyr bin Mut’im’in Habeşli kölesi Vahşi’yi yanına çağırdı. Vahşi, mızrak kullanmakta eşsiz bir ustaydı. Hind, ona dönerek, sesi zehirli bir yılanın tıslaması gibi, “Ey Vahşi,” dedi. “Eğer benim için Hamza’yı öldürürsen, sana özgürlüğünü ve üzerimdeki tüm mücevherleri vaat ediyorum.” Vahşi, bu cazip teklif karşısında bir an bile tereddüt etmedi. Onun için önemli olan özgürlüğüydü ve Hamza’yı öldürmek, bu özgürlüğe giden en kısa yol gibi görünüyordu. "Hamza benimdir," diye mırıldandı, gözleri Hind’in vaat ettiği servetteydi.

Kureyş ordusu, Ebu Süfyan’ın komutasında Uhud Dağı’nın eteklerine ulaştığında, Müslümanlar da yaklaşık bin kişilik (daha sonra münafıkların ayrılmasıyla yedi yüz kişiye düşecek olan) bir kuvvetle onları karşılamaya çıkmıştı. Savaşın ilk anlarında Müslümanlar, özellikle Hz. Hamza’nın (r.a) ve Hz. Ali’nin (r.a) kahramanca saldırılarıyla Kureyş saflarını yarmayı başardılar. Kureyş ordusu bir an için bozguna uğrar gibi oldu. Ancak tam bu sırada, Hz. Muhammed’in (SAV) Uhud Dağı’ndaki geçide yerleştirdiği okçuların, savaşın kazanıldığı zannıyla ve ganimet hırsıyla yerlerini terk etmeleri, savaşın seyrini bir anda değiştirdi. Kureyş süvarilerinin komutanı Halid bin Velid (o zamanlar henüz Müslüman değildi), bu boşluğu fark ederek Müslüman ordusunu arkadan çevirdi.

İşte bu kargaşa anında, Vahşi, tüm dikkatini sadece avına, Hz. Hamza’ya (r.a) odaklamıştı. Onu bir kayanın arkasından sinsice izliyor, en uygun anı kolluyordu. Hz. Hamza (r.a), savaş meydanında bir aslan gibi dövüşürken, bir anlık duraksamasında Vahşi, mızrağını tüm gücüyle fırlattı. Mızrak, Allah’ın Aslanı’nın böğrüne saplanmış, onu cansız bir şekilde Uhud’un kızıl kumlarına yıkmıştı.

Hz. Hamza’nın (r.a) şehit olduğu haberi ulaştığında, Hind bint Utbe, adeta bir çığlık atarak savaş meydanına doğru koştu. Gözleri dönmüş, yüzünde vahşi bir sevinç vardı. Hz. Hamza’nın (r.a) cansız bedeninin başına geldiğinde, kimsenin tanık olmak istemeyeceği o korkunç manzarayı sergiledi. Elindeki hançerle mübarek naaşını parçaladı, burnunu ve kulaklarını kesti. Ama en korkuncu, göğsünü yararak ciğerini çıkarması ve öfkeyle çiğnemeye başlamasıydı. “Bedir’in intikamı!” diye haykırıyordu, ağzından kanlar damlıyordu. “Babamın kanı yerde kalmadı!” Bu sahne, insan suretindeki bir vahşetin, kinin ve intikam arzusunun ulaşabileceği en son noktaydı. Daha sonra, kestiği kulak ve burunlardan kendine bir kolye ve halhal yaparak, bu iğrenç zaferini (!) kutladı.

Bu sırada, Ebu Süfyan’ın genç oğlu Muaviye de savaş meydanındaydı. Henüz bir delikanlı olan Muaviye, savaşın tüm dehşetini, Kureyş’in yaşadığı o kısa süreli zafer sarhoşluğunu ve en önemlisi annesi Hind’in gözleri dönmüş intikamını iliklerine kadar hissediyordu. Annesinin Hz. Hamza’nın (r.a) naaşına yaptığı o korkunç muameleyi görmüş, babasının yüzündeki o gururla karışık hırsı okumuştu. Uhud’un kanlı manzaraları, Muaviye’nin genç zihnine silinmemek üzere kazındı. Orada, o an, gücün, intikamın ve kibrin ne kadar yıkıcı olabileceğini, ama aynı zamanda bazıları için ne kadar baştan çıkarıcı bir miras bırakabileceğini de görmüştü. Bu, onun gelecekteki siyasi hamlelerinin, iktidar arayışının ve Emevi saltanatının temellerine atılan ilk kanlı tohumlardan biriydi. Annesinden ve babasından devralacağı o “bitmek bilmez kin” mirası, onun ruhunda filizlenmeye başlamıştı.

Savaşın sonlarına doğru Kureyş, Müslümanlara ağır kayıplar verdirmiş olsa da, kesin bir zafer elde edemeden, yorgun ve bitkin bir halde Mekke’ye geri döndü. Hz. Muhammed (SAV) yaralanmış, yetmiş kadar sahabe şehit olmuştu. Ancak Medine düşmemiş, Müslümanların direnci kırılmamıştı. Ebu Süfyan, Mekke’ye bir muzaffer komutan edasıyla girse de, içten içe bu zaferin yarım kaldığını, Muhammed’in (SAV) tehlikesinin hala devam ettiğini biliyordu. Hind ise, Hamza’nın (r.a) intikamını almış olmanın vahşi sevinciyle yanıp tutuşuyordu. Ancak bu sevinç, kalbindeki o derin kini söndürmeye yetmeyecek, aksine onu daha da alevlendirerek gelecekteki daha büyük trajedilere zemin hazırlayacaktı. Uhud, Kureyş için bir intikam günü olmuştu ama aynı zamanda, Ebu Süfyan ve soyunun gelecekte ödeyeceği ağır bedellerin de bir habercisiydi.

V. Uhud Sonrası: Sönmeyen Ateş ve Yeni Hesaplar (Miladi 625-627)

A. Mekke'ye Dönüş ve Yarım Kalan "Zafer"

Uhud’dan Mekke’ye dönen Kureyş ordusunu bir zafer sarhoşluğu sarmıştı. Hz. Hamza (r.a) gibi önemli bir komutanın öldürülmesi, Müslümanlara ağır kayıplar verdirilmesi ve Peygamber’in (SAV) bizzat yaralanması, Kureyş’in yüreğine bir nebze su serpmişti. Ebu Süfyan, ordunun başında Mekke’ye mağrur bir edayla girdi. Kureyş kadınları, defler çalarak, zafer şarkıları söyleyerek onları karşılıyor, özellikle Hind bint Utbe, babasının ve kardeşinin intikamını almış olmanın vahşi sevinciyle adeta kendinden geçmiş bir haldeydi. Kestiği kulak ve burunlardan yaptığı kolyeyi gururla taşıyor, Hz. Hamza’nın (r.a) ciğerini çiğnediği o anı her anlatışında gözlerindeki nefret daha da parlıyordu.

Ancak bu zafer naralarının ve kutlamaların altında, Ebu Süfyan’ın zihnini kemiren bir huzursuzluk vardı. Evet, Müslümanlara ağır bir darbe vurmuşlardı ama Medine düşmemişti. Hz. Muhammed (SAV) hala hayattaydı ve etrafındaki o sarsılmaz imanlı topluluk dağılmamıştı. Uhud, kesin bir sonuç getirmemiş, sadece kanlı bir perde aralamıştı. Akşam evinde, Hind’in bitmek bilmeyen intikam hikayelerini ve övgülerini dinlerken, Ebu Süfyan bir yandan bu “başarıyı” kendi hanesine yazmanın keyfini sürerken, diğer yandan da bu yarım kalmış zaferin gelecekte başlarına ne işler açacağını düşünmeden edemiyordu. “Muhammed hala ayakta,” diye mırıldanıyordu içinden. “Ve onun intikamı, bizimkinden daha az yakıcı olmayacaktır.”

Hind ise, kocasının bu endişelerini anlamakta zorlanıyor, hatta onu bir nebze korkaklıkla itham ediyordu. “Ne bekliyorsun Ebu Süfyan?” diyordu keskin bir sesle. “Hamza öldü! Onların en yiğitleri toprağa gömüldü! Muhammed yaralandı! Daha ne olacaktı? Medine’ye girip hepsini kılıçtan geçirmedikçe bu kin bitmez, bu ateş sönmez!” Hind için Uhud, sadece bir başlangıçtı; onun asıl istediği, Medine’nin tamamen yok edilmesi, Muhammed’in (SAV) ve ona inanan herkesin ortadan kaldırılmasıydı. Bu saplantılı nefret, onu her geçen gün daha da acımasız ve tehlikeli bir hale getiriyordu.

Genç Muaviye ise, tüm bu olan biteni sessizce izliyordu. Babasının temkinli stratejilerini, annesinin gözü dönmüş kinini ve Kureyş’in değişken ruh halini dikkatle gözlemliyordu. Uhud’da şahit olduğu vahşet, özellikle annesinin Hz. Hamza’nın (r.a) naaşına yaptığı muamele, ona gücün ve intikamın karanlık yüzünü göstermişti. Ancak o, annesinin kör öfkesinden ziyade, babasının hesapçı politikalarına daha yakındı. Anlıyordu ki, bu savaş sadece kılıçla değil, aynı zamanda akılla, sabırla ve doğru zamanda atılacak adımlarla kazanılabilirdi. Uhud’un kanlı dersleri, onun gelecekteki siyasi dehasının temellerini atıyor, onu yavaş yavaş Ümeyyeoğulları’nın yeni ve en tehlikeli oyuncusu olmaya hazırlıyordu.

B. Medine'nin Direnci ve Kureyş'in Artan Kaygıları

Uhud’da ağır kayıplar veren Müslümanlar, Medine’ye büyük bir hüzünle dönmüşlerdi. Ancak Hz. Muhammed’in (SAV) liderliği ve imanın verdiği güçle kısa sürede toparlandılar. Şehitler için dualar edildi, yaralılar tedavi edildi ve en önemlisi, Uhud’da yapılan hatalardan dersler çıkarıldı. Peygamber Efendimiz (SAV), Kureyş’in olası bir karşı saldırısına veya baskınına karşı Medine’nin savunmasını güçlendirdi, çevre kabilelerle ilişkilerini sağlamlaştırdı ve İslam’ın mesajını yaymaya devam etti.

Medine’den gelen bu toparlanma ve direnç haberleri, Mekke’ye ulaştıkça Ebu Süfyan’ın ve diğer Kureyş liderlerinin endişelerini artırıyordu. Onlar, Uhud darbesiyle Müslümanların dağılacağını, Hz. Muhammed’in (SAV) otoritesinin sarsılacağını ummuşlardı. Ancak tam tersi oluyordu. Medine, her geçen gün daha da güçleniyor, Kureyş’in Şam ticaret yolu üzerindeki tehdidi büyüyordu. Müslümanların küçük askeri birlikleri (seriyyeler), Kureyş kervanlarına gözdağı vermeye, onların hareket serbestisini kısıtlamaya başlamıştı. Bu durum, Mekke ekonomisi için büyük bir tehlike arz ediyordu ve Ebu Süfyan’ın uykularını kaçırıyordu.

Daru’n-Nedve’de yapılan toplantılarda Ebu Süfyan, “Görüyorsunuz,” diyordu endişeyle. “Uhud’da onlara bir ders verdik ama bu yetmedi. Muhammed, Medine’yi bir kale gibi tahkim ediyor, etrafına bedevi kabilelerini topluyor. Eğer bu gidişe bir dur demezsek, yakında Mekke’nin kapılarına dayanacaklar. Ticaretimiz tamamen durma noktasına gelecek, Kureyş’in itibarı ayaklar altına alınacak.” Diğer liderler de onun bu kaygılarını paylaşıyor, ancak ne yapacakları konusunda tam bir fikir birliğine varamıyorlardı. Kimi daha küçük ve yıpratıcı saldırılar önerirken, kimi de daha büyük ve kesin sonuç alacak bir seferden bahsediyordu.

Hind ise, bu tartışmaları sabırsızlıkla dinliyor, Kureyş erkeklerini sürekli olarak daha sert ve kararlı adımlar atmaya zorluyordu. “Sözle, planla vakit kaybediyorsunuz!” diye haykırıyordu. “Kılıçlarınızı çekin ve Medine’nin üzerine yürüyün! Orada ne Muhammed kalsın ne de ona tapan tek bir kişi! Ancak o zaman Kâbe’miz güvende olur, atalarımızın ruhu şad olur!” Onun bu bitmek bilmez nefreti, Ebu Süfyan’ın üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu.

Ebu Süfyan, Medine’deki Yahudi kabileleriyle (özellikle Benu Nadir ile) gizli temaslar kurarak onları Müslümanlara karşı kışkırtmaya, Medine içinde bir fitne ateşi yakmaya çalıştı. Ancak Hz. Muhammed’in (SAV) basireti ve Allah’ın yardımıyla bu girişimler de sonuçsuz kaldı. Benu Nadir Yahudileri, ihanetleri ortaya çıkınca Medine’den sürüldüler ve mallarının bir kısmı Müslümanlara kaldı. Bu olay, Kureyş için bir başka hayal kırıklığı ve Medine’nin gücünün bir başka göstergesi oldu.

Artık Ebu Süfyan için tek bir yol kalmıştı: Medine’yi tamamen kuşatacak, onları açlıkla ve sayıyla dize getirecek topyekûn bir savaş. Bu, Kureyş’in tek başına altından kalkabileceği bir iş değildi. Arap Yarımadası’ndaki diğer Müslüman karşıtı kabileleri de bu ittifaka dahil etmesi gerekiyordu. İşte bu düşüncelerle, Ebu Süfyan, İslam tarihinin en büyük ittifaklarından birini kurmak için kolları sıvadı. Hedef, Medine’yi haritadan silmekti. Ve bu büyük hesaplaşmanın adı, Hendek (Ahzab) Savaşı olacaktı.

VI. Hendek: Kuşatma ve Hayal Kırıklığı (Miladi 627)

A. İttifakın Oluşumu (Ahzab)

Uhud’un yarım kalan hesabı ve Medine’nin artan gücü, Ebu Süfyan’ı daha büyük ve daha kesin bir çözüme itiyordu. Artık Kureyş’in tek başına bu işin üstesinden gelemeyeceği açıktı. Medine’yi haritadan silmek için Arap Yarımadası’nın en büyük askeri ittifaklarından birini kurmak üzere kolları sıvadı. Bu, onun siyasi dehasını, kabileler arası ilişkilerdeki ustalığını ve elbette Muhammed’e (SAV) ve İslam’a duyduğu bitmek bilmez kini bir kez daha ortaya koyacaktı.

Ebu Süfyan, bizzat veya güvendiği elçiler aracılığıyla Necid çöllerinin güçlü ve savaşçı kabileleri olan Gatafanlar (Fezare, Eşca, Mürre kollarıyla), Süleymoğulları, Esedoğulları gibi birçok kabileyi ziyaret etti. Onlara, Medine’nin yükselen gücünün tüm Arap kabileleri için bir tehdit oluşturduğunu, Muhammed’in (SAV) geleneksel Arap düzenini yıkmaya çalıştığını ve en önemlisi, Medine’nin zengin ganimetlerinin bu ittifaka katılanlar arasında paylaşılacağını vaat etti. Bu kabilelerin çoğu için din, ikinci plandaydı; asıl cazip olan, yağma ve Kureyş gibi güçlü bir müttefikle birlikte hareket etme fırsatıydı.

Bu ittifakın oluşumunda, Medine’den sürülmüş olan Benu Nadir Yahudileri de kilit bir rol oynadı. Huyey bin Ahtab gibi liderleri, Hayber’e sığınmışlar ve buradan Kureyş’i ve diğer kabileleri Medine’ye karşı kışkırtmak için yoğun bir diplomasi yürütüyorlardı. Maddi destek vaatleri ve intikam arzularıyla, Ebu Süfyan’ın çabalarına büyük bir ivme kazandırdılar. Onlar için bu, kaybettikleri itibarlarını ve yurtlarını geri almanın tek yoluydu.

Mekke’de ise Hind bint Utbe, bu büyük savaş hazırlıklarının en ateşli destekçisiydi. Kureyş kadınlarını toplayıp kahramanlık şiirleri okuyor, erkekleri savaşa teşvik ediyor, Uhud’un intikamının ancak Medine’nin tamamen yok edilmesiyle alınabileceğini haykırıyordu. Onun gözlerindeki o sönmeyen ateş, tüm Kureyş’e yayılıyor, savaş naralarını daha da güçlendiriyordu.

Genç Muaviye, babasının bu hummalı diplomatik faaliyetlerini yakından izliyordu. Bazen önemli kabile reisleriyle yapılan görüşmelerde sessizce babasının yanında yer alıyor, kabileler arası siyasetin inceliklerini, vaatlerin ve tehditlerin nasıl ustaca kullanıldığını gözlemliyordu. Bu süreç, onun için paha biçilmez bir siyaset dersiydi. Babasının karizması, ikna kabiliyeti ve farklı unsurları ortak bir amaç uğruna bir araya getirme becerisi, Muaviye’nin zihnine kazınıyordu. Ancak içten içe, bu devasa ittifakın bile Muhammed’in (SAV) o sarsılmaz direncini kırıp kıramayacağına dair bir şüphe de taşıyor olabilirdi.

Sonunda, Ebu Süfyan’ın liderliğinde yaklaşık on bin kişilik, Arap Yarımadası’nın o güne kadar gördüğü en büyük ordulardan biri toplandı. Kureyş, Gatafan, Süleym, Esed, Fezare, Eşca, Mürre ve diğer birçok küçük kabileden savaşçılar, tek bir hedef için bir araya gelmişti: Medine’yi kuşatmak ve İslam’ın son kalesini düşürmek. Bu orduya “Ahzab” (Gruplar, Müttefikler) denildi. Ebu Süfyan, bu devasa gücün başında, zaferden emin bir şekilde Medine’ye doğru yola çıktı. Onun için bu, Muhammed (SAV) ile olan son ve kesin hesaplaşma olacaktı.

B. Medine'nin Hazırlığı ve Hendek Fikri

Müttefik orduların (Ahzab) Medine’ye doğru yola çıktığı haberi, şehre ulaştığında Müslümanlar arasında doğal bir endişe ve telaş yarattı. Karşılarındaki güç, Bedir ve Uhud’da karşılaştıklarından katbekat büyüktü. Hz. Muhammed (SAV), derhal ashabını toplayarak bir meşveret (danışma) meclisi kurdu. Şehrin nasıl savunulacağı konusunda herkesin fikri alınıyordu.

İşte bu kritik toplantıda, aslen İranlı olan ve İslam’ı seçerek Medine’ye gelmiş bulunan Selman-ı Farisi (r.a), Arapların daha önce hiç bilmediği bir savunma taktiği önerdi: Şehrin kuzeyden, yani düşman saldırısına en açık olan tarafından, geniş ve derin bir hendek kazılması. Medine’nin diğer tarafları zaten hurmalıklar, sık evler ve volkanik kayalıklarla doğal bir korumaya sahipti. Bu fikir, Peygamber Efendimiz (SAV) ve diğer Müslümanlar tarafından büyük bir beğeniyle karşılandı.

Derhal harekete geçildi. Hz. Muhammed (SAV) bizzat kazma kürek eline alarak hendek kazım çalışmalarına katıldı. Üç bin kadar Müslüman, açlık, yorgunluk ve soğuk havaya rağmen, büyük bir iman ve azimle gece gündüz demeden çalıştılar. Her kabileye belirli bir bölüm verilmiş, herkes canla başla kendi payına düşen yeri kazıyordu. Zaman zaman mucizevi olaylar yaşanıyor, sert kayalar Peygamber’in (SAV) dualarıyla parçalanıyor, az bir yiyecekle insanlar doyuyordu. Bu kolektif ruh, bu iman birliği, Kureyş’in ve müttefiklerinin kaba gücüne ve kabilecilik bağlarına karşı, İslam toplumunun en büyük silahıydı. Hendek, sadece bir savunma hattı değil, aynı zamanda Müslümanların imanının, birliğinin ve Peygamberlerine olan sarsılmaz bağlılığının da bir sembolü haline geliyordu.

C. Kuşatma ve Mekkelilerin Hüsranı

Ebu Süfyan komutasındaki on bin kişilik müttefik ordusu, Medine önlerine ulaştığında, zaferden o kadar emindiler ki, şehrin etrafında bir hendekle karşılaşacaklarını hayal bile edemiyorlardı. Atlarının üzerinde mağrur bir şekilde şehre yaklaşırken, karşılarında uzanan o geniş ve derin çukur, onları tam bir şaşkınlık ve hayal kırıklığına uğrattı. Ebu Süfyan, öfkeden ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez bir haldeydi. “Bu da neyin nesi?” diye gürledi. “Araplar böyle bir savaş hilesi bilmezler! Bu, olsa olsa o Acem kölenin (Selman-ı Farisi’yi kastederek) Muhammed’e öğrettiği bir şeytanlıktır!”

Planları altüst olmuştu. Hızlı bir saldırıyla Medine’ye girip şehri yağmalamayı uman bedevi kabileleri homurdanmaya başlamıştı. Hendek, süvarilerin ve piyadelerin şehre girmesini imkansız hale getiriyordu. Ebu Süfyan, çaresizce kuşatmayı başlatmak zorunda kaldı. Yaklaşık bir ay süren kuşatma boyunca, Ahzab ordusu hendeğin bir tarafından, Müslümanlar ise diğer tarafından birbirlerini gözetlediler. Zaman zaman ok ve taş atışları oluyor, psikolojik savaş en üst düzeyde yaşanıyordu.

Kureyş’in ve müttefiklerinin en cesur savaşçılarından bazıları, Amr bin Abd Vudd gibi namlı kahramanlar, atlarıyla hendeğin dar bir yerinden karşıya geçmeyi başardılar. Amr, karşısına çıkacak bir er dilediğinde, Hz. Ali (r.a) onun karşısına dikildi ve kısa ama şiddetli bir mücadelenin ardından Amr’ı öldürdü. Bu olay, Müslümanların moralini yükseltirken, Ahzab ordusunun moralini daha da bozdu.

Hind bint Utbe, eğer orduyla birlikte geldiyse, bu uzun ve sonuçsuz kuşatma karşısında sabırsızlanıyor, Kureyş savaşçılarını aşağılayıcı şiirlerle ve sözlerle kışkırtmaya çalışıyordu. Ancak onun da yapabileceği pek bir şey yoktu. Hendek, tüm kibirlerini ve savaş arzularını yutmuştu.

Ebu Süfyan, kuşatmayı sürdürmekte zorlanıyordu. Uzun süren bekleyiş, yiyecek ve su sıkıntısı, özellikle ganimet umuduyla gelmiş bedevi kabileleri arasında huzursuzluğa neden oluyordu. Birliklerini bir arada tutmakta giderek daha fazla güçlük çekiyordu. Tam bu sırada, Hz. Muhammed’in (SAV) diplomatik bir manevrası ve Allah’ın yardımı devreye girdi. Gatafan kabilesinin Eşca kolundan Nuaym bin Mesud, gizlice Müslüman olmuştu. Peygamber Efendimiz (SAV), onu, müttefikler arasına nifak sokması için görevlendirdi. Nuaym, büyük bir ustalıkla Kureyş’i, Gatafanları ve Medine’deki son Yahudi kabilesi olan Benu Kureyza’yı birbirine düşürdü. Her bir tarafa giderek diğerlerinin kendilerine ihanet edeceğini fısıldadı, aralarındaki güveni tamamen yok etti.

D. Bozgun ve Geri Çekiliş

Nuaym bin Mesud’un ektiği nifak tohumları, Ahzab ordusunun zaten sarsılmış olan birliğini temelinden vurdu. Kureyş, Gatafan ve Benu Kureyza birbirlerinden şüphelenmeye başlamış, ortak hareket etme kabiliyetlerini yitirmişlerdi. Tam bu kritik anda, Allah Teâlâ’nın bir başka yardımı yetişti. Medine’yi dondurucu soğuklukta, şiddetli bir fırtına vurdu. Rüzgâr, müttefiklerin çadırlarını söküp atıyor, kazanlarını deviriyor, ateşlerini söndürüyordu. Soğuk ve açlıkla birleşen bu fırtına, zaten moralleri bozuk olan Ahzab ordusunun direncini tamamen kırdı.

Ebu Süfyan, bu felaket karşısında çaresiz kalmıştı. Ordusunun dağılmakta olduğunu, ittifakın çöktüğünü görüyordu. Daha fazla kayıp vermeden ve daha büyük bir utanç yaşamadan kuşatmayı kaldırmaktan başka çaresi kalmamıştı. Soğuk bir gecede, geride büyük bir hayal kırıklığı ve dağınıklık bırakarak, ordusuna sessizce geri çekilme emrini verdi.

Bu haber Medine’ye ulaştığında, Müslümanlar büyük bir sevinç ve şükranla tekbirler getirdiler. Hendek Savaşı, tek bir büyük meydan muharebesi olmadan, Allah’ın yardımı, Peygamber’in (SAV) askeri ve siyasi dehası ve Müslümanların sarsılmaz imanı sayesinde kazanılmıştı.

Ebu Süfyan için bu, Bedir’den sonraki en büyük hezimetti. En büyük ordusunu toplamış, en büyük ittifakı kurmuş, ancak Medine’nin önünde, bir avuç Müslüman’ın kazdığı bir çukur karşısında aciz kalmıştı. Mekke’ye döndüğünde, onu ne bir zafer alayı ne de övgüler bekliyordu. Sadece hayal kırıklığı, öfke ve sarsılmış bir itibar vardı. Hind’in yüzündeki o vahşi intikam ateşi, yerini derin bir hüsrana ve çaresizliğe bırakmıştı. Bir kez daha Muhammed (SAV) ve onun dini galip gelmişti.

Genç Muaviye için ise Hendek, babasının en büyük askeri ve siyasi projesinin çöküşüne tanık olmak demekti. Bu, ona sadece kaba kuvvetin ve sayısal üstünlüğün her zaman zafere yetmeyeceğini, stratejinin, birliğin, moralin ve bazen de akıl almaz faktörlerin (Müslümanların deyimiyle “ilahi yardımın”) savaşın kaderini nasıl değiştirebileceğini gösteren acı bir ders olmuştu. Bu yenilgi, Ümeyyeoğulları’nın Medine’ye karşı yürüttüğü saldırgan politikanın sonunun yaklaştığının da bir işaretiydi. Artık roller değişmeye başlıyor, Mekke savunmaya çekilirken, Medine saldırı gücünü ele alıyordu.

VII. Hudeybiye: Diplomasinin Kılıçla İmtihanı (Miladi 628)

A. Hendek Sonrası Mekke: Çöken Hayaller ve Artan Endişe

Hendek hezimeti, Mekke’ye bir matem havasıyla birlikte derin bir hayal kırıklığı ve öfke getirmişti. Ebu Süfyan, Arap Yarımadası’nın en büyük ordularından birini toplayıp Medine’nin üzerine yürümüş, ancak bir avuç Müslüman’ın kazdığı bir çukur karşısında aciz kalmıştı. Bu, onun liderlik karizmasına ve Kureyş’in sarsılmaz sanılan gücüne indirilmiş ağır bir darbeydi. Artık Daru’n-Nedve’deki sesi eskisi kadar gür çıkmıyor, müttefikleri nezdindeki itibarı sarsılıyordu. İçten içe, Muhammed’in (SAV) ve onun dininin artık kaba kuvvetle yok edilemeyeceğini anlamaya başlamıştı, ancak bu gerçeği kabullenmek onun kibirli doğasına aykırıydı.

Hind bint Utbe ise, bu yenilgiyi kabullenemiyor, öfkeden adeta kuduruyordu. Evinde Ebu Süfyan’a ve diğer Kureyş erkeklerine karşı bitmek bilmeyen suçlamalarda bulunuyor, onları korkaklıkla, beceriksizlikle itham ediyordu. “Bir çukuru aşamadınız!” diye haykırıyordu. “On bin kişi, bir avuç serserinin oyuncağı oldu! Bu utançla nasıl yaşayacağız? Muhammed ne zaman Mekke’nin tepesine binecek, onu mu bekliyorsunuz?” Hind’in bu zehirli sözleri, zaten çökmüş olan Mekke’nin moralini daha da bozuyor, ancak somut bir çözüm sunmuyordu. Onun dünyasında çözüm tekti: Daha fazla kan, daha fazla intikam.

Genç Muaviye ise, babasının yaşadığı bu büyük hezimeti ve annesinin dinmeyen öfkesini soğukkanlılıkla gözlemliyordu. Hendek, ona askeri gücün sınırlarını, ittifakların ne kadar kırılgan olabileceğini ve en önemlisi, düşmanın zekâsını ve direncini asla küçümsememek gerektiğini öğretmişti. Babasının siyasi manevralarının nasıl boşa çıktığını, annesinin kör öfkesinin ise nasıl bir çaresizliğe dönüştüğünü görüyordu. Bu, onun için gelecekteki siyasi kariyerinde dikkate alacağı önemli derslerdi. O, artık Kureyş’in geleceğinin sadece kılıçla değil, aynı zamanda akıl, sabır ve diplomasiyle de şekillenebileceğini düşünmeye başlamıştı.

Mekke ekonomisi de bu bitmek bilmeyen savaşlardan ve özellikle Şam ticaret yolunun Müslümanların tehdidi altına girmesinden dolayı büyük yara almıştı. Kervanlar eskisi gibi güvenle gidip gelemiyor, tüccarlar büyük zararlar ediyordu. Bu durum, Kureyş içinde de homurdanmalara neden oluyor, Ebu Süfyan’ın liderliği dolaylı yollardan sorgulanıyordu.

B. Medine'nin Yükselişi ve Umre Niyeti

Hendek Savaşı’nın ardından Medine’de ise tam tersi bir hava esiyordu. Müslümanların kendilerine olan güvenleri artmış, Hz. Muhammed’in (SAV) liderliği pekişmişti. Peygamber Efendimiz (SAV), “Bundan sonra biz onlara gazâ edeceğiz, onlar bize gazâ edemeyecekler,” diyerek, artık stratejik üstünlüğün Müslümanlara geçtiğini ilan etmişti. Hendek kuşatması sırasında Medine’ye ihanet eden Benu Kureyza Yahudileri de hak ettikleri cezayı bulmuş, şehir içindeki son fitne odağı da ortadan kaldırılmıştı.

Miladi 628 yılının Zilkade ayında, Hendek’ten yaklaşık bir yıl sonra, Hz. Muhammed (SAV), bir rüya üzerine yaklaşık bin dört yüz sahabesiyle birlikte, sadece yolcu kılıçları kuşanmış olarak, kurbanlık develeriyle Umre (küçük hac) yapmak niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıktı. Amaçları savaşmak değil, sadece Kâbe’yi ziyaret etmek ve ibadetlerini yerine getirmekti. Bu, son derece barışçıl ve aynı zamanda Kureyş’in sinir uçlarına dokunacak cesur bir adımdı.

Bu haber Mekke’ye ulaştığında, şehirde tam bir panik havası esti. Kureyş liderleri, ne yapacaklarını şaşırmış bir halde Daru’n-Nedve’de toplandılar. Muhammed’i (SAV) ve ashabını Mekke’ye sokmak, onların yenilgisini kabul etmek, Medine’nin üstünlüğünü tanımak anlamına gelirdi. Bu, Kureyş’in gururunun ve Ebu Süfyan’ın itibarının kaldıramayacağı bir durumdu. Ancak silahsız hacılara saldırmak da Arap geleneklerine aykırıydı ve diğer Arap kabileleri nezdinde Kureyş’i zor durumda bırakabilirdi.

Ebu Süfyan, bu karmaşık durumda Kureyş’in menfaatlerini korumak için çırpınıyordu. Bir yandan Muhammed’i (SAV) Mekke’ye sokmamak, diğer yandan da büyük bir çatışmadan kaçınmak zorundaydı. Süvarilerini ve müttefik bedevi kabilelerini toplayarak Mekke’nin dışına, Müslümanların yolunu kesmek üzere gönderdi. Halid bin Velid komutasındaki Kureyş süvarileri, Müslümanların ilerleyişini engellemek için pusu kurdu.

C. Hudeybiye'de Gergin Bekleyiş ve Müzakereler

Hz. Muhammed (SAV) ve ashabı, Kureyş’in kendilerini engellemek için hazırlandığını haber alınca, Mekke’ye giden ana yolu terk ederek Hudeybiye denilen yere ulaştılar ve orada konakladılar. Burası, Mekke’ye yakın, ancak Harem sınırlarının hemen dışında bir yerdi. Peygamber Efendimiz (SAV), Kureyş’e elçiler göndererek sadece Umre için geldiklerini, savaş niyetlerinin olmadığını bildirdi.

Kureyş de karşı elçiler gönderdi. Ebu Süfyan, bizzat müzakerelere katılmasa da, gönderilen elçiler aracılığıyla durumu yakından takip ediyor, sert bir tutum sergileyerek Müslümanların Mekke’ye girmesine asla izin verilmeyeceğini vurguluyordu. Müzakereler son derece gergin bir ortamda geçiyordu. Bir ara, Kureyş’in gönderdiği Urve bin Mesud es-Sekafi, sahabelerin Peygamber Efendimiz’e (SAV) olan derin bağlılığından o kadar etkilenmişti ki, Mekke’ye dönüp, “Ey Kureyş! Ben Kisra’nın, Kayser’in, Necaşi’nin saraylarını gördüm. Vallahi, Muhammed’in ashabının ona bağlı olduğu kadar hiçbir kralın adamlarının krallarına bağlı olduğunu görmedim. Bu adamlarla başa çıkamazsınız!” demişti.

Müzakereler tıkanma noktasına geldiğinde, Hz. Muhammed (SAV), Hz. Osman bin Affan’ı (r.a) Mekke’ye son bir elçi olarak gönderdi. Hz. Osman’ın (r.a) Mekke’de Kureyş tarafından alıkonulması ve öldürüldüğüne dair bir şayianın yayılması üzerine, Hudeybiye’deki Müslümanlar büyük bir galeyana geldi. Peygamber Efendimiz (SAV), bir ağacın altında ashabından, ölmek pahasına da olsa Hz. Osman’ın (r.a) intikamını almak ve Kureyş’le savaşmak üzere biat aldı. Bu biata “Rıdvan Biatı” (Allah’ın rızası biatı) denildi ve Kureyş üzerinde büyük bir psikolojik etki yarattı. Onlar, Müslümanların bu kararlılığı karşısında dehşete kapıldılar.

D. Hudeybiye Antlaşması: Görünüşteki Taviz, Stratejik Zafer

Rıdvan Biatı’nın ardından Kureyş, Müslümanlarla bir anlaşma yapmaktan başka çareleri kalmadığını anladı. Ebu Süfyan’ın da onayıyla Süheyl bin Amr, Kureyş adına antlaşma yapmak üzere Hudeybiye’ye gönderildi. Uzun ve çetin pazarlıkların ardından Hudeybiye Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın başlıca maddeleri şunlardı:

 * Müslümanlar o yıl Umre yapmadan Medine’ye geri dönecekler, ancak gelecek yıl gelip üç gün Mekke’de kalabileceklerdi.

 * Mekke’den bir kimse Müslüman olup Medine’ye sığınırsa, velisinin isteği üzerine geri verilecek; ancak Medine’den bir kimse dinini terk edip Mekke’ye sığınırsa geri verilmeyecekti.

 * Müslümanlarla Kureyş arasında on yıl boyunca savaş yapılmayacaktı.

 * Diğer Arap kabileleri, istedikleri tarafla ittifak yapmakta serbest olacaklardı.

Bu maddeler, ilk bakışta Müslümanların aleyhine gibi görünüyordu. Özellikle Müslüman olup Medine’ye sığınanların geri verilecek olması, bazı sahabeler arasında büyük bir üzüntü ve tepkiye neden olmuştu. Hz. Ömer (r.a) gibi bazıları, bu şartları kabullenmekte zorlanmışlardı.

Ancak Hudeybiye Antlaşması, gerçekte İslam tarihi için büyük bir stratejik zaferdi. Ebu Süfyan ve Kureyş, bu antlaşmayla Medine İslam Devleti’ni resmen tanımış oluyor, onunla eşit şartlarda bir anlaşma imzalamış oluyorlardı. On yıllık ateşkes, Müslümanlara İslam’ı barış ortamında yayma, Arap kabileleriyle ilişkiler kurma ve devletlerini güçlendirme imkânı sunacaktı. Mekke’ye sığınan mürtedlerin geri verilmemesi, aslında Kureyş için bir yüktü; ancak Medine’ye sığınan Müslümanların geri verilecek olması maddesi bile, pratikte Ebu Cendel gibi kahramanların direnişiyle Kureyş’in aleyhine dönmüştü.

Ebu Süfyan, antlaşma imzalandıktan sonra Mekke’ye döndüğünde, bir yandan Müslümanları o yıl Mekke’ye sokmamış olmanın geçici rahatlığını yaşarken, diğer yandan da bu antlaşmanın uzun vadede Kureyş için ne gibi sonuçlar doğuracağını tam olarak kestiremiyordu. Belki de içten içe, Muhammed’in (SAV) diplomatik bir zafer kazandığını hissediyordu, ama bunu itiraf etmek gururuna yediremiyordu.

Hind ise, bu antlaşmayı duyduğunda öfkeden deliye dönmüştü. “Savaş yerine anlaşma mı?” diye haykırıyordu. “Muhammed’le el sıkışmak, ona boyun eğmek demektir! Bu nasıl bir zillet, nasıl bir korkaklıktır!” Onun için bu antlaşma, Uhud’un ve Bedir’in intikamının alınmasını daha da geciktiren, hatta imkânsızlaştıran bir ihanetti.

Muaviye ise, bu antlaşmayı çok daha farklı bir gözle değerlendiriyordu. Babasının ve Kureyş’in düştüğü zor durumu, Hz. Muhammed’in (SAV) barışçıl ama kararlı tutumunu ve antlaşmanın görünürdeki maddelerinin ardındaki derin stratejiyi görüyordu. Anlıyordu ki, bu antlaşma Kureyş’e sadece zaman kaybettirecek, Müslümanların ise daha da güçlenmesine yol açacaktı. Hudeybiye, ona göre, kılıçların değil, akılların konuştuğu ve Muhammed’in (SAV) bu alanda da üstün geldiği bir mücadeleydi. Bu, onun gelecekteki siyasi hamlelerinde diplomasinin ve stratejik sabrın önemini daha da iyi kavramasına neden olacaktı.

Hudeybiye Antlaşması, Kureyş için sonun başlangıcını hızlandıran bir adımdı. Barış ortamı, İslam’ın Arap Yarımadası’nda hızla yayılmasına olanak tanıyacak, Kureyş’in müttefikleri bir bir azalırken, Müslümanların safı her geçen gün daha da güçlenecekti.

VIII. Mekke'nin Fethine Doğru: Çözülüş ve Kaçınılmaz Son (Miladi 628-630)

A. Hudeybiye Sonrası Değişen Dengeler

Hudeybiye Antlaşması'nın getirdiği on yıllık ateşkes, Arap Yarımadası'nda beklenmedik bir sükûnet ve hareketlilik yarattı. Savaş tehdidinin azalmasıyla birlikte, insanlar İslam'ı ve Medine'deki yeni toplumsal düzeni daha yakından tanıma fırsatı buldular. Hz. Muhammed’in (SAV) adaletli yönetimi, şefkati ve getirdiği mesajın evrenselliği, birçok kabilenin ve bireyin kalbini İslam’a ısındırdı. Bu dönemde, Yarımada'nın dört bir yanından Medine’ye heyetler gelmeye, İslam’ı kabul ettiklerini bildirmeye başladılar.

Mekke için en sarsıcı gelişmelerden biri ise, Kureyş’in en yiğit ve en zeki komutanlarından bazılarının İslam’ı seçmesi oldu. Uhud’da Müslüman ordusunu arkadan çevirerek Kureyş’e zafer yolunu açan Halid bin Velid ve usta bir diplomat ve komutan olan Amr bin As gibi isimlerin Medine’ye giderek Hz. Muhammed’e (SAV) biat etmeleri, Mekke’de şok etkisi yarattı. Ebu Süfyan, bu haberleri aldığında büyük bir çaresizlik ve öfke hissetti. Kendi saflarındaki en değerli adamların bir bir “düşman” tarafına geçmesi, Kureyş’in ne kadar zayıfladığının ve Muhammed’in (SAV) davasının ne kadar güçlendiğinin acı bir göstergesiydi. Artık Kureyş, sadece askeri olarak değil, moral ve prestij olarak da kan kaybediyordu.

Hind bint Utbe için bu gelişmeler, kabullenilmesi imkânsız bir ihanetti. Halid bin Velid gibi, dün omuz omuza savaştığı, zaferlerini kutladığı bir komutanın şimdi Muhammed’in (SAV) safında yer alması, onun için bir yıkımdı. Öfkesi daha da bileniyor, ancak bu öfke artık çaresiz bir feryada dönüşüyordu. Kureyş’in o eski mağrur günleri bir bir eriyor, yerine belirsiz ve korkutucu bir gelecek geliyordu.

Muaviye ise, bu değişimi çok daha serinkanlı bir şekilde analiz ediyordu. Kureyş’in geleneksel kabilecilik anlayışının ve putperestliğin, İslam’ın evrensel ve birleştirici mesajı karşısında tutunamadığını görüyordu. Halid bin Velid ve Amr bin As gibi pragmatik ve zeki adamların İslam’ı seçmesi, ona göre, rüzgârın hangi yönden estiğinin açık bir işaretiydi. O, artık Kureyş’in eski gücünü geri kazanmasının imkânsız olduğunu, geleceğin İslam’la şekilleneceğini ve kendisinin de bu yeni düzende bir yer bulması gerektiğini düşünmeye başlamıştı. Babasının ve annesinin kör direnişinin aksine, Muaviye, değişen şartlara uyum sağlamanın ve fırsatları kollamanın yollarını arıyordu.

B. Kureyş'in Antlaşmayı Bozması

Hudeybiye Antlaşması, her ne kadar Kureyş’in aleyhine işlese de, onlara bir nebze olsun nefes aldırmıştı. Ancak Kureyş içindeki bazı kindar ve basiretsiz unsurlar ile müttefikleri, bu barış ortamını hazmedemediler. Antlaşmanın üzerinden henüz iki yıl bile geçmemişti ki, Kureyş’in müttefiki olan Benu Bekr kabilesi, Müslümanların müttefiki olan Huzaa kabilesine geceleyin baskın düzenleyerek birçok masum insanı katletti. Daha da kötüsü, Kureyş’in bazı ileri gelenleri (Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebi Cehil gibi) Benu Bekr kabilesine gizlice silah ve adam desteği sağlayarak bu saldırıya ortak olmuşlardı. Bu, Hudeybiye Antlaşması’nın açık bir ihlaliydi ve sonuçları Kureyş için çok ağır olacaktı.

Bu haber Medine’ye ulaştığında, Hz. Muhammed (SAV) büyük bir üzüntü ve öfke duydu. Huzaalılar Medine’ye gelerek Peygamber’den yardım istediler. Durumun vahametini anlayan Ebu Süfyan, Kureyş adına büyük bir telaşa kapıldı. Antlaşmanın bozulmasının kendileri için ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu: Muhammed’in (SAV) misilleme hakkı doğmuştu ve bu kez karşılarında durabilecek hiçbir güçleri yoktu.

Ebu Süfyan, derhal Medine’ye giderek antlaşmayı yenilemek ve özür dilemek istedi. Ancak Medine’ye vardığında, ne kızı Ümmü Habibe’nin (Peygamberimizin eşi) evinde ne de Hz. Muhammed’in (SAV) huzurunda beklediği ilgiyi göremedi. Peygamber Efendimiz (SAV), Ebu Süfyan’ın tüm yalvarmalarına ve ricalarına rağmen antlaşmayı yenilemeye yanaşmadı. Ebu Süfyan, Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Ali (r.a) gibi önde gelen sahabelerden de arabuluculuk için yardım istediyse de, hepsi onu geri çevirdi. Bu, Ebu Süfyan için hayatının en büyük aşağılanmalarından biriydi. Mekke’nin kudretli reisi, Medine sokaklarında çaresizce dolaşıyor, kimse yüzüne bakmıyordu. Umutsuz bir şekilde Mekke’ye geri döndü.

C. Fetih Hazırlıkları ve Ebu Süfyan'ın Çaresizliği

Ebu Süfyan’ın Medine’den eli boş dönmesi, Mekke’de büyük bir paniğe yol açtı. Artık herkes, Muhammed’in (SAV) büyük bir orduyla Mekke üzerine yürüyeceğini tahmin ediyordu. Hz. Muhammed (SAV) ise, Kureyş’in bu ihanetine karşı kesin bir tavır almaya karar vermişti. Ancak hedefi kan dökmek değil, Mekke’yi barış içinde fethetmek ve Kâbe’yi putlardan temizlemekti. Bu amaçla, on bin kişilik muazzam bir ordu hazırladı ve hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yürüttü. Ordunun nereye gideceği son ana kadar kimseye bildirilmedi.

Ebu Süfyan, Medine’den gelen haberleri ve casus raporlarını endişeyle takip ediyor, ancak Müslümanların asıl niyetini ve ordunun büyüklüğünü tam olarak kestiremiyordu. İçten içe, Kureyş’in sonunun geldiğini hissediyordu. Mekke’yi savunacak ne yeterli askerleri ne de moralleri kalmıştı. En büyük korkusu, Muhammed’in (SAV) Bedir’in, Uhud’un ve diğer tüm zulümlerin intikamını almak için Mekke’yi kana bulamasıydı.

Hind, bu belirsizlik ve korku ortamında, bir yandan hala direniş çağrıları yapıyor, Kureyş erkeklerini “namuslarını” korumaya çağırıyor, diğer yandan da yaklaşan felaketin dehşetini iliklerine kadar hissediyordu. Onun için en korkunç senaryo, Muhammed’in (SAV) galip gelmesi ve kendisinin onun merhametine kalmasıydı.

Muaviye ise, babasının çaresizliğini ve Mekke’nin içine düştüğü durumu görerek, artık direnmenin anlamsız olduğunu anlamıştı. O, muhtemelen babasına ve diğer Kureyş liderlerine, Müslümanlara karşı konulmaması, kan dökülmeden bir çözüm bulunması yönünde telkinlerde bulunuyordu. Onun için önemli olan, Ümeyyeoğulları’nın bu kaçınılmaz değişimden en az zararla çıkması ve yeni düzende bir yer edinebilmesiydi.

D. Mekke'nin Fethi ve Ebu Süfyan'ın İslam'ı Kabulü

Miladi 630 yılının Ramazan ayında, on bin kişilik İslam ordusu, hiçbir direnişle karşılaşmadan Mekke yakınlarındaki Merru’z-Zahran’a ulaştı ve orada konakladı. Geceleyin yakılan binlerce ateş, Mekke ufkunu aydınlatıyor, Kureyş’in yüreğine korku salıyordu. Ebu Süfyan, durumu kendi gözleriyle görmek ve bir anlaşma zemini aramak için birkaç adamıyla birlikte gizlice Mekke’den çıktı. Yolda, Peygamber Efendimiz’in (SAV) amcası Hz. Abbas (r.a) ile karşılaştı. Hz. Abbas (r.a), Ebu Süfyan’ı himayesine alarak onu Hz. Muhammed’in (SAV) huzuruna götürdü.

Ebu Süfyan, İslam Peygamberi’nin (SAV) o heybetli ve nurani çehresi karşısında, yıllardır sürdürdüğü düşmanlığın ve inadın boşluğunu hissetti. Hz. Muhammed (SAV), ona İslam’a girmekten başka kurtuluş yolu olmadığını söyledi. Uzun bir tereddüt ve iç hesaplaşmanın ardından Ebu Süfyan, kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu. Bu, onun için zor bir karardı; bir yanda yılların kini ve kibri, diğer yanda ise kaçınılmaz gerçek ve belki de canını, ailesini ve Mekke’yi kurtarma umudu vardı. Onun İslam’ı kabulü, pragmatik bir zorunluluk muydu, yoksa son anda kalbine düşen bir hidayet kıvılcımı mıydı, bu her zaman tartışılacaktır. Ancak sonuçta, Kureyş’in lideri artık Müslüman olmuştu.

Hz. Muhammed (SAV), Ebu Süfyan’a büyük bir lütuf ve siyasi bir jest olarak, “Kim Ebu Süfyan’ın evine sığınırsa güvendedir. Kim Kâbe’ye sığınırsa güvendedir. Kim kendi evine kapanıp silahını bırakırsa güvendedir,” diyerek genel bir af ilan etti. Bu, Ebu Süfyan’ın Mekke’deki itibarını korumasına ve Kureyş’in İslam’a barışçıl bir şekilde teslim olmasına yardımcı oldu.

Ertesi sabah, İslam ordusu dört koldan Mekke’ye girdi. Sadece Halid bin Velid’in komutasındaki birliğe karşı İkrime bin Ebi Cehil önderliğindeki küçük bir grubun direnişi dışında hiçbir çatışma yaşanmadı. Hz. Muhammed (SAV), devesi Kasva’nın üzerinde, başında siyah bir sarıkla, büyük bir tevazu içinde, yıllar önce zorla çıkarıldığı kutlu şehre muzaffer bir komutan olarak giriyordu. İlk işi Kâbe’ye gitmek ve etrafındaki üç yüz altmış putu bir bir devirmek oldu. “Hak geldi, batıl zail oldu. Şüphesiz batıl, zail olmaya mahkûmdur,” (İsra Suresi, 81) ayetini okuyordu.

Bu manzara karşısında Hind bint Utbe, evinde büyük bir şok ve çaresizlik içinde olanları izliyordu. Kocası Müslüman olmuş, Mekke düşmüş, putlar kırılmıştı. Yıllardır uğruna savaştığı her şey bir anda yok olmuştu. İçinde hem bir korku hem de belki de anlamsız bir inadın son kırıntıları vardı.

Muaviye de babasıyla birlikte İslam’ı kabul edenler arasındaydı. Onun için bu, bir devrin sonu, yeni bir devrin başlangıcıydı. Artık Ümeyyeoğulları’nın geleceği, İslam sancağı altında şekillenecekti ve o, bu yeni düzende kendine önemli bir rol biçmeye çoktan başlamıştı. Mekke’nin fethi, sadece bir şehrin değil, bir zihniyetin de fethiydi ve Ebu Süfyan ailesi için bu, hayatta kalma ve yeni döneme uyum sağlama mücadelesinin en kritik anıydı.

IX. Fetih Sonrası Mekke ve Yeni Düzen

A. Hind'in İslam'ı Kabulü: Kin ve Merhamet Arasında

Mekke’nin fethiyle birlikte, şehrin en karanlık ve kindar figürlerinden biri olan Hind bint Utbe için dünya başına yıkılmıştı. Yıllarca uğruna savaştığı putlar bir bir devrilmiş, kocası ve oğlu Müslüman olmuş, en büyük düşmanı Muhammed (SAV) ise Mekke’nin mutlak hâkimi konumuna gelmişti. İlk günlerde büyük bir korku ve utanç içinde evine kapanmış, başına gelecekleri bekliyordu. Uhud’da Hz. Hamza’ya (r.a) yaptığı o korkunç muamele, şimdi bir kâbus gibi zihninde canlanıyor, her an intikam alınacağı korkusuyla titriyordu.

Ancak Hz. Muhammed (SAV), Mekke’de genel bir af ilan etmiş, kan davasını ve geçmişteki düşmanlıkları ayaklarının altına almıştı. Birkaç gün sonra, Mekkeli kadınlar gruplar halinde Peygamber Efendimiz’e (SAV) biat etmek için huzuruna çıkmaya başladılar. Hind de, tanınmamak için yüzünü örterek ve eski elbiseler giyerek diğer kadınların arasına karıştı. Sıra ona geldiğinde, Peygamber Efendimiz (SAV) ona, “Sen Utbe’nin kızı Hind misin?” diye sordu. Hind, şaşkınlık ve korku içinde, “Evet, ey Allah’ın Resulü. Geçmişte olanları unut, Allah da seni affetsin,” dedi.

Peygamber Efendimiz (SAV), ona İslam’ın şartlarını anlattı: Allah’a ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, iftira etmemek. Hind, her bir şartı kabul ederken, özellikle “hırsızlık yapmayacaksın” emrine gelince, Ebu Süfyan’ın cimriliğinden dem vurarak mizahi bir göndermede bulunmaktan kendini alamamış, bu da ortamdaki gerginliği bir nebze olsun azaltmıştı. Sonunda, o da kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu. Yılların kini, nefreti ve vahşetiyle dolu bir kalp, İslam Peygamberi’nin (SAV) affediciliği ve İslam’ın kuşatıcı mesajı karşısında teslim olmuştu. Bu teslimiyet ne kadar derindi, ne kadar samimiydi, bunu ancak Allah bilirdi. Ancak Hind için bu, hayatta kalmanın ve yeni düzene ayak uydurmanın tek yoluydu. Belki de Uhud’daki o vahşi sevinç çığlıklarının yerini, şimdi kalbinde bambaşka, karmaşık duygular almıştı.

B. Ebu Süfyan ve Muaviye'nin Yeni Rolleri

Hz. Muhammed (SAV), fetihten sonra Mekke’de düzeni sağlarken, eski düşmanlarını dışlamak yerine onları kazanma ve topluma entegre etme yolunu seçti. Bu, onun engin siyasi dehasının ve merhametinin bir göstergesiydi.

Ebu Süfyan, İslam’ı kabul ettikten sonra Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından bazı görevlerle onurlandırıldı. Örneğin, Necran Hristiyanlarıyla yapılan anlaşmada ve Huneyn Savaşı’ndan sonra elde edilen ganimetlerin dağıtımında ona rol verildi. Bu, onun Kureyş içindeki eski konumunu ve tecrübesini dikkate alan bir yaklaşımdı. Ebu Süfyan, yıllarca sürdürdüğü liderlik ve muhalefet rolünden sonra bir anda tabi olmakta zorlansa da, pragmatik karakteri ve değişen koşulları okuma yeteneği sayesinde yeni duruma adapte olmaya çalıştı. Artık o, İslam devletinin bir ferdiydi ve bu devletin çıkarları için hareket etmesi bekleniyordu. İçindeki eski kin ve hırslar tamamen sönmüş müydü, yoksa sadece küllenmiş miydi, bu da zamanla ortaya çıkacaktı.

Muaviye ise, babasından çok daha genç ve esnek bir yapıya sahipti. İslam’ı kabul ettikten sonra, Peygamber Efendimiz (SAV) onu vahiy kâtiplerinden biri olarak görevlendirdi. Bu, son derece önemli ve itibarlı bir görevdi. Muaviye, bu sayede Hz. Muhammed’e (SAV) yakın olma, onun yönetim anlayışını, aldığı kararları ve devlet işlerini yürütme şeklini yakından gözlemleme fırsatı buldu. Okuma yazma bilen, zeki ve hırslı bir genç olan Muaviye, bu görevi büyük bir titizlikle yerine getirdi. Bu dönem, onun gelecekteki siyasi kariyeri için paha biçilmez bir staj niteliğindeydi. Medine’deki bu yeni ortam, onun siyasi ve idari yeteneklerini geliştirmesine, İslam hukukunu ve devlet yönetiminin inceliklerini öğrenmesine olanak tanıdı. O, artık Ümeyyeoğulları’nın gelecekteki umudu olarak parlıyordu.

C. Mekke'nin İslamileşmesi ve Kureyş'in Dönüşümü

Mekke’nin fethiyle birlikte şehirde büyük bir dönüşüm yaşandı. Kâbe’deki putlar kırılmış, Cahiliye döneminin batıl âdetleri bir bir ortadan kaldırılmaya başlanmıştı. Artık Kâbe’den Bilal-i Habeşi’nin (r.a) gür sesiyle okuduğu ezanlar yankılanıyor, Müslümanlar özgürce ibadetlerini yerine getirebiliyorlardı. Yıllarca İslam’a düşmanlık etmiş olan Kureyşliler, şimdi bu yeni duruma ayak uydurmak zorundaydılar. Birçoğu samimiyetle İslam’ı kabul ederken, bazıları ise çekingen veya menfaatleri gereği bu yeni dine girmişti.

Hz. Muhammed (SAV), Mekkelilere karşı son derece affedici ve kuşatıcı bir tavır sergiledi. Genel af ilan ederek kan dökülmesinin önüne geçti ve geçmişteki düşmanlıkları körüklemek yerine barışı ve kardeşliği tesis etmeye çalıştı. Bu bilgece yaklaşım, Mekke’nin İslamlaşma sürecini hızlandırdı ve Kureyş’in yeni düzene entegrasyonunu kolaylaştırdı. Ebu Süfyan ve ailesi de bu dönüşümün bir parçasıydı. Onlar için bu, sadece bir din değişikliği değil, aynı zamanda bir dünya görüşü ve yaşam biçimi değişikliği anlamına geliyordu.

X. Peygamber'in Vefatı ve Sonrası: Yeni Bir Devrin Eşiğinde

A. Veda Haccı ve Peygamber'in Son Günleri

Mekke’nin fethinden yaklaşık iki yıl sonra, Miladi 632’de, Hz. Muhammed (SAV), yüz bini aşkın Müslümanla birlikte Veda Haccı’nı ifa etti. Arafat’ta yaptığı o tarihi konuşmada, insan hakları, kadın hakları, faizin yasaklanması, kan davalarının kaldırılması gibi evrensel mesajlar verdi ve Müslümanlara Kur’an’a ve Sünnet’e sarılmalarını vasiyet etti. Ebu Süfyan ve Muaviye’nin de bu hacda bulunduğu ve Peygamber’in (SAV) o etkileyici hutbesini dinlediği rivayet edilir. Bu, İslam Peygamberi’nin (SAV) ümmetine son seslenişi, adeta bir veda niteliğindeydi.

Hacdan sonra Medine’ye dönen Hz. Muhammed (SAV), kısa bir süre sonra rahatsızlandı. Hastalığı giderek ağırlaştı ve Miladi 632 yılının Haziran ayında, Rebiülevvel ayının on ikisinde, altmış üç yaşında vefat etti. Onun vefatı, tüm İslam âlemini derin bir yasa boğdu.

B. Vefat ve İlk Halifeler Dönemi: Ümeyyeoğulları'nın Bekleyişi

Peygamber Efendimiz’in (SAV) vefatıyla birlikte Müslümanlar arasında büyük bir şok ve belirsizlik yaşandı. Ancak sahabenin ileri gelenleri kısa sürede toparlanarak, Hz. Ebu Bekir’i (r.a) ilk halife olarak seçtiler. Bu seçim, İslam toplumunun dağılmasını önledi ve devletin devamlılığını sağladı.

Ebu Süfyan’ın, Peygamber’in (SAV) vefatının ardından bir an için eski kabilecilik damarının kabardığı, Ümeyyeoğulları ile Haşimoğulları arasındaki kadim rekabeti körükleyerek Hz. Ali’yi (r.a) hilafet için destekleme eğilimi gösterdiği, ancak Hz. Ebu Bekir’in (r.a) kararlılığı ve diğer sahabelerin telkinleriyle bundan vazgeçtiği bazı kaynaklarda geçer. Eğer böyle bir durum yaşandıysa bile, Ebu Süfyan’ın pragmatizmi yine galip gelmiş ve yeni düzene biat etmiştir. O, artık yaşlanmıştı ve eski gücünden eser yoktu.

Muaviye ise, bu dönemde sessiz ama dikkatli bir şekilde olayları takip etti. Hz. Ebu Bekir (r.a) ve ardından Hz. Ömer (r.a) dönemlerinde devlet hizmetinde bulunmaya devam etti. Özellikle Hz. Ömer (r.a) döneminde, Suriye ve Filistin bölgelerinde yapılan fetihlerde önemli roller üstlendi. Kardeşi Yezid bin Ebi Süfyan, Suriye ordusunun komutanlarındandı ve onun vefatıyla birlikte, Muaviye’nin Suriye’deki etkinliği daha da arttı.

C. Muaviye'nin Yükselişi: Şam Valiliği ve İktidar Tohumları

Hz. Ömer’in (r.a) dirayetli yönetimi altında, Muaviye bin Ebi Süfyan, Suriye valiliğine atandı. Bu, onun siyasi kariyerindeki en önemli dönüm noktasıydı. Muaviye, Şam’da son derece başarılı bir valilik yaptı. Bölgenin idaresini ustalıkla yürüttü, güçlü bir ordu kurdu, Bizans’a karşı başarılı seferler düzenledi ve hatta İslam tarihindeki ilk deniz filosunu oluşturdu. Suriye halkı arasında büyük bir sevgi ve saygı kazandı. Yumuşak huyluluğu (hilm), cömertliği ve insanları idare etme becerisiyle tanınıyordu.

Muaviye, Şam’da yavaş yavaş kendi güç merkezini oluşturuyordu. Babası Ebu Süfyan ve annesi Hind, oğullarının bu yükselişini Mekke’den veya Medine’den izliyor olmalıydılar. Ebu Süfyan, belki de oğlunun bu başarısıyla Ümeyyeoğulları’nın yeniden iktidara gelebileceği hayallerini kurarken, Hind de oğlunun gücüyle teselli buluyordu. Muaviye’nin Şam’daki bu güçlü konumu, ileride Hz. Osman’ın (r.a) şehadetiyle başlayacak olan büyük fitne döneminde ve Hz. Ali (r.a) ile olan mücadelesinde kilit bir rol oynayacak, onu Emevi Halifeliği’nin kurucusu yapacak ve oğlu Yezid’i de İslam tarihinin en tartışmalı figürlerinden biri haline getirecekti. Ebu Süfyan ve Hind’in ektiği kin tohumları, oğulları Muaviye’nin elinde farklı bir şekilde yeşermeye hazırlanıyordu.

XI. Fitne Dönemi ve İktidar Mücadelesi

A. Hz. Osman'ın Hilafeti ve Artan Hoşnutsuzluk (Miladi 644-656)

Hz. Ömer’in (r.a) bir suikast sonucu şehit edilmesinin ardından, altı kişilik bir şûra tarafından üçüncü halife olarak Hz. Osman bin Affan (r.a) seçildi. Hz. Osman (r.a) da Ebu Süfyan gibi Ümeyyeoğulları’ndandı ve bu durum, Ümeyyeoğulları’nın devlet içindeki etkinliğinin artmasına yol açtı. Hz. Osman (r.a), yumuşak huylu, cömert ve dindar bir sahabi olmakla birlikte, yaşı ilerlemişti ve bazı yönetimsel kararlarında kendi soyundan olanlara öncelik tanıdığı yönünde eleştirilere maruz kaldı. Özellikle Mısır Valisi Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh gibi Ümeyyeoğulları’ndan önemli isimlerin kilit noktalara getirilmesi ve bazı valilerin halka karşı sert tutumları, Medine dışında, özellikle Kufe, Basra ve Mısır gibi garnizon şehirlerinde hoşnutsuzlukların artmasına neden oldu.

Muaviye bin Ebi Süfyan ise, Hz. Osman (r.a) döneminde Şam valiliğindeki konumunu daha da güçlendirdi. Suriye, onun yönetimi altında istikrarlı ve güçlü bir eyalet haline gelmişti. Muaviye, Bizans’a karşı başarılı seferler düzenliyor, eyaletin gelirlerini artırıyor ve kendisine son derece sadık bir ordu oluşturuyordu. Hz. Osman’ın (r.a) ona olan güveni tamdı ve Muaviye, Şam’da neredeyse özerk bir yönetici gibi hareket ediyordu.

Bu dönemde Ebu Süfyan, iyice yaşlanmıştı. Hayatının son demlerinde, bir zamanlar can düşmanı olduğu İslam’ın bayrağı altında, kendi soyu Ümeyyeoğulları’nın yeniden güç kazandığını, oğlu Muaviye’nin ise devletin en önemli valilerinden biri olduğunu görüyordu. Belki de bu durum, onun için karmaşık duygular barındırıyordu; bir yandan soyunun yükselişinden gurur duyarken, diğer yandan da bu gücün İslam’ın ilkelerinden saparak elde edilip edilmediği konusunda (eğer böyle bir muhasebe yapıyorsa) endişeleri olabilirdi. Ebu Süfyan, Hz. Osman’ın (r.a) hilafetinin ortalarında, yaklaşık 652 yılında vefat etti. Onun ölümüyle, İslam’a karşı direnişin sembol isimlerinden biri daha tarihe karışmış oluyordu.

Hind bint Utbe’nin de bu dönemden biraz önce veya Hz. Ömer’in (r.a) son dönemlerinde vefat ettiği düşünülmektedir. Oğlu Muaviye’nin Şam’daki gücünü ve itibarını görmüş, belki de Ümeyyeoğulları’nın yeniden iktidara yürüyeceği günlerin hayalini kurmuştu. Ancak onun için en büyük düşman olan Haşimoğulları hala vardı ve bu rekabetin ateşi küllenmemişti.

B. Hz. Osman'ın Şehadeti ve İlk Fitnenin Başlangıcı (Miladi 656)

Artan hoşnutsuzluklar ve bazı kötü niyetli kişilerin kışkırtmalarıyla, Mısır, Kufe ve Basra’dan gelen isyancı gruplar Medine’yi kuşattı. Halife Hz. Osman’dan (r.a) bazı valileri görevden almasını ve şikayetlerini gidermesini talep ediyorlardı. Uzun ve gergin bir kuşatmanın ardından, Miladi 656 yılında, Ramazan ayında, isyancılar Halife Hz. Osman’ın (r.a) evine baskın düzenleyerek onu Kur’an okurken şehit ettiler. Bu elim hadise, İslam tarihinde “Birinci Fitne” olarak anılacak olan kanlı bir iç savaş döneminin fitilini ateşledi.

Hz. Osman’ın (r.a) şehadetinin ardından Medine’de büyük bir kaos yaşandı. Sahabenin ısrarlarıyla Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a), dördüncü halife olarak biat aldı. Ancak Hz. Ali’nin (r.a) hilafeti, başından itibaren büyük zorluklarla karşılaştı. Bir yandan Hz. Osman’ın (r.a) katillerinin bir an önce bulunup cezalandırılmasını isteyenler, diğer yandan da hilafette hak iddia edenler veya en azından Hz. Ali’nin (r.a) otoritesini tanımak istemeyenler vardı.

Bu isimlerin başında Şam Valisi Muaviye bin Ebi Süfyan geliyordu. Muaviye, Hz. Osman’ın (r.a) Ümeyyeoğulları’ndan olması ve kendisinin de onun akrabası olması dolayısıyla, Halife’nin kanını dava etme hakkını kendinde görüyordu. Hz. Ali’ye (r.a) biat etmeyi reddetti ve Şam’da Hz. Osman’ın (r.a) kanlı gömleğini ve şehit edilirken yanında bulunan eşi Naile’nin kesik parmaklarını minberden halka göstererek büyük bir propaganda başlattı. Amacı, Suriye halkını Hz. Ali’ye (r.a) karşı kışkırtmak ve kendi siyasi hedefleri için zemin hazırlamaktı. Muaviye, Hz. Osman’ın (r.a) katilleri cezalandırılmadıkça Hz. Ali’nin (r.a) hilafetini tanımayacağını ilan etti. Bu, açık bir isyan ve iktidar mücadelesinin başlangıcıydı.

C. Sıffin Savaşı ve Hakem Olayı (Miladi 657)

Hz. Ali (r.a), devletin birliğini sağlamak ve isyanı bastırmak amacıyla ordusuyla birlikte Muaviye’nin üzerine yürüdü. İki ordu, Fırat Nehri kenarındaki Sıffin Ovası’nda karşı karşıya geldi. Aylarca süren küçük çaplı çatışmaların ve müzakerelerin ardından, Miladi 657 yılının Temmuz ayında büyük bir meydan savaşı başladı. Savaşın sonlarına doğru Hz. Ali’nin (r.a) ordusu üstünlüğü ele geçirmiş, Muaviye’nin ordusu dağılmak üzereyken, Muaviye’nin yakın danışmanı ve Mısır Fatihi Amr bin As’ın tavsiyesiyle bir hileye başvuruldu. Şamlı askerler, mızraklarının ucuna Kur’an sayfaları takarak, “Aramızda Allah’ın Kitabı hakem olsun!” diye bağırmaya başladılar.

Bu beklenmedik hamle, Hz. Ali’nin (r.a) ordusunda kargaşaya neden oldu. Özellikle Kûfeliler arasında, Kur’an’a karşı savaşılmayacağı düşüncesiyle savaşı durdurma eğilimi baş gösterdi. Hz. Ali (r.a), bunun bir hile olduğunu, zaferin yakın olduğunu söylese de, ordusundaki bazı grupların baskısıyla savaşı durdurmak ve hakem tayinini kabul etmek zorunda kaldı. Hz. Ali (r.a) tarafını temsilen Ebu Musa el-Eş’ari, Muaviye tarafını temsilen ise Amr bin As hakem olarak seçildi.

Hakemlerin görevi, Kur’an ve Sünnet ışığında Müslümanların birliğini sağlayacak bir çözüm bulmaktı. Ancak Amr bin As’ın siyasi dehası ve kurnazlığı, hakem olayının sonucunu Muaviye’nin lehine çevirdi. Varılan karara göre her iki lider de (Ali ve Muaviye) azledilecek, yeni halifenin seçimi bir şûraya bırakılacaktı. Ancak Amr bin As, Ebu Musa el-Eş’ari’yi kandırarak önce onun Hz. Ali’yi (r.a) azlettiğini ilan etmesini sağladı, ardından kendisi de Hz. Ali’yi (r.a) azlettiğini ancak Muaviye’yi görevinde ibka ettiğini (veya halife olarak tanıdığını) ilan etti. Bu karar, Hz. Ali (r.a) taraftarları arasında büyük bir öfke ve hayal kırıklığına neden oldu. Hakem Olayı, fitneyi sona erdirmek yerine daha da derinleştirdi. Hz. Ali’nin (r.a) ordusundan bir grup (Hariciler), hakem tayinini kabul ettiği için onu tekfir ederek ayrıldı. Muaviye ise, Şam ve Mısır’daki (Amr bin As Mısır’ı ele geçirmişti) de facto hâkimiyetini daha da pekiştirmiş oldu.

XII. Emevi Saltanatının Kuruluşu

A. Hz. Ali'nin Şehadeti ve Hz. Hasan'ın Feragati (Miladi 661)

Hakem Olayı’ndan sonra Hz. Ali (r.a), Haricilerle mücadele etmek zorunda kaldı. Onlara karşı Nehrevan’da büyük bir zafer kazansa da, Harici tehlikesi tamamen ortadan kalkmamıştı. Miladi 661 yılının Ramazan ayında, bir Harici olan Abdurrahman bin Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazına giderken yaralandı ve üç gün sonra şehit oldu.

Hz. Ali’nin (r.a) şehadetinin ardından Kûfeliler, oğlu Hz. Hasan’a (r.a) biat ettiler. Hz. Hasan (r.a), yaklaşık altı ay kadar halifelik yaptı. Ancak Muaviye’nin güçlü ordusuyla üzerine yürüdüğünü görünce, Müslümanlar arasında daha fazla kan dökülmesini engellemek ve ümmetin birliğini sağlamak amacıyla hilafetten feragat etmeye karar verdi. Belirli şartlarla (kendinden sonra hilafetin şûraya bırakılması, can ve mal güvenliğinin sağlanması gibi) Muaviye lehine hilafetten çekildi. Bu olayla birlikte, İslam tarihinde “Raşid Halifeler (Hulefa-i Raşidin)” dönemi sona eriyor, Emevi saltanatının temelleri atılıyordu. Yıl Miladi 661’di ve bu yıl, Müslümanların bir araya gelmesi nedeniyle “Cemaat Yılı (Âmü’l-Cemaa)” olarak da anıldı.

B. Muaviye'nin Hilafeti: Devlet Adamlığı ve Eleştiriler

Muaviye bin Ebi Süfyan, artık tüm İslam dünyasının tek hâkimi konumundaydı. Şam’ı başkent yaparak Emevi Halifeliği’ni resmen kurdu. Muaviye, yirmi yıllık valilik tecrübesiyle son derece yetenekli bir devlet adamıydı. Onun dönemi, iç istikrarın sağlandığı, devlet kurumlarının geliştirildiği ve fetihlerin yeniden başladığı bir dönem oldu. Bizans’a karşı başarılı seferler düzenlendi, Kuzey Afrika ve Orta Asya’da önemli ilerlemeler kaydedildi. Muaviye, özellikle “hilm” (yumuşak huyluluk, sabır ve müsamaha) politikasıyla tanınıyordu; muhaliflerine karşı genellikle sert güç kullanmak yerine onları ikna etme, hediyelerle veya makamlarla yanına çekme yolunu tercih ederdi. Devlet teşkilatını geliştirdi, posta teşkilatını (Berid) kurdu, güçlü bir ordu ve donanma oluşturdu.

Ancak Muaviye’nin hilafeti, beraberinde önemli eleştirileri de getirdi. En büyük eleştiri, hilafeti babadan oğula geçen bir saltanata (mülk) dönüştürmesiydi. Hz. Peygamber (SAV) ve ilk dört halifenin sade yaşam tarzlarının aksine, Şam’da görkemli saraylar inşa ettirmesi, Bizans ve Sasani imparatorluklarına benzer bir devlet yapısı kurması da eleştiri konuları arasındaydı. Muhalif sesleri bastırması ve özellikle Hz. Ali (r.a) taraftarlarına karşı zaman zaman sert politikalar izlemesi de onun dönemindeki olumsuzluklar olarak kaydedildi.

C. Yezid'in Veliaht Tayin Edilmesi: Kırılma Noktası

Muaviye’nin hilafeti dönemindeki en tartışmalı ve İslam tarihinde derin izler bırakan kararı, oğlu Yezid’i kendisinden sonra halife (veliaht) olarak tayin etmesi oldu. Bu, İslam’ın ilk dönemlerindeki şûra (danışma) veya seçim geleneğine tamamen aykırıydı ve hilafetin resmen bir saltanata dönüştüğünün ilanıydı. Muaviye, bu kararı hayata geçirmek için büyük bir çaba sarf etti. Eyalet valilerine baskı yaparak, kabile reislerini hediyeler ve vaatlerle ikna ederek Yezid için biat toplamaya çalıştı.

Ancak bu karar, başta Hz. Hüseyin bin Ali (r.a), Abdullah bin Zübeyr (r.a) ve Abdullah bin Ömer (r.a) olmak üzere, sahabenin önde gelen bazı isimleri tarafından şiddetle reddedildi. Onlar, Yezid’in halifelik için ehil olmadığını, bu atamanın İslam’ın ilkelerine aykırı olduğunu savunuyorlardı. Yezid, kaynaklarda genellikle avcılığa, eğlenceye düşkün, dini konularda hassasiyeti zayıf ve yönetim tecrübesi yetersiz bir genç olarak tasvir edilir. Muaviye’nin onu veliaht tayin etmesindeki temel motivasyonun, Ümeyyeoğulları’nın iktidarını devam ettirme arzusu ve belki de kendi soyundan başka güvenebileceği birini görememesi olduğu düşünülür.

Muaviye’nin bu ısrarı, gelecekte yaşanacak olan Kerbela faciasının ve İslam dünyasındaki derin ayrılıkların tohumlarını ekti. Yezid’in veliaht tayin edilmesi, Ebu Süfyan ve Hind’in soyunun, oğulları Muaviye eliyle kurduğu saltanatın, torunları Yezid ile birlikte nasıl bir trajediye sürükleneceğinin de habercisiydi. Hikayenin merkezindeki o “bitmek bilmez kin” ve iktidar hırsı, şimdi yeni bir nesle, çok daha kanlı bir miras bırakmaya hazırlanıyordu.

XIII. Saltanatın Gölgesi: Yezid ve Kerbela'ya Giden Yol (Miladi 680)

A. Muaviye'nin Son Günleri ve Vasiyeti

Miladi 680 yılına gelindiğinde, Emevi Halifeliği'nin kurucusu Muaviye bin Ebi Süfyan, yirmi yıllık saltanatının ardından iyice yaşlanmış ve sağlığı bozulmuştu. Şam'daki görkemli sarayında, bir yandan devlet işlerini yürütmeye çalışırken, diğer yandan da kendisinden sonra hilafetin ve Ümeyyeoğulları’nın geleceğinin ne olacağına dair derin endişeler taşıyordu. En büyük kaygısı, oğlu Yezid'in halifeliğinin tüm İslam dünyasında kabul görmemesi ve özellikle Hicaz'daki güçlü muhaliflerin (Hz. Hüseyin bin Ali, Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer) isyan etmesiydi.

Ölüm döşeğindeyken Yezid'i yanına çağırdığı ve ona bazı vasiyetlerde bulunduğu rivayet edilir. Bu vasiyetlerde, Yezid'e devlet yönetimiyle ilgili öğütler verdiği, muhaliflerine karşı nasıl bir siyaset izlemesi gerektiğini anlattığı söylenir. Özellikle Hz. Hüseyin'e karşı dikkatli olması, onunla iyi geçinmeye çalışması, ancak baş kaldırırsa da sert davranmaktan çekinmemesi gibi çelişkili tavsiyelerde bulunduğu aktarılır. Muaviye, kendi "hilm" politikasının ve siyasi dehasının oğlu Yezid'de olmadığını biliyor, bu yüzden de onun fevri kararlar almasından endişe ediyordu. Belki de içten içe, Yezid'i veliaht tayin etmekle nasıl bir fitnenin kapısını araladığını hissediyordu, ama artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti.

Nisan 680'de (Receb ayının ortaları), Muaviye bin Ebi Süfyan Şam'da vefat etti. Onun ölümüyle, İslam tarihinde bir devir kapanıyor, babasının gölgesinde yetişmiş, ancak onun siyasi yeteneklerinden ve sabrından yoksun olduğu söylenen Yezid için zorlu bir dönem başlıyordu. Ebu Süfyan'ın ve Hind'in torunu, şimdi İslam dünyasının en tepesindeki isimdi.

B. Yezid'in Tahta Çıkışı ve İlk İcraatları

Muaviye'nin ölüm haberinin ardından Yezid bin Muaviye, Şam'da Emevi tahtına oturdu. Babasının uzun süren hazırlıklarına rağmen, onun halifeliği başından itibaren tartışmalıydı. Yezid, kaynaklarda genellikle avcılığa, eğlenceye ve şiire düşkün, ancak devlet yönetimi ve dini konularda babası kadar yetkin olmayan bir genç olarak tasvir edilir. İlk işi, tüm eyaletlerde kendi adına biat (bağlılık yemini) alınmasını sağlamak oldu. Ancak asıl hedefi, babasının vasiyetinde de belirttiği gibi, Hicaz'daki üç önemli ismin biatını almaktı: Hz. Hüseyin bin Ali, Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer.

Yezid, bu konuda aceleci ve sert bir tutum sergiledi. Derhal Medine Valisi Velid bin Utbe bin Ebi Süfyan'a (kendi kuzeniydi) bir mektup yazarak, bu üç isimden derhal kendi adına biat almasını, eğer direnirlerse boyunlarını vurmasını emretti. Bu emir, Yezid'in karakterini ve yönetim anlayışını ortaya koyuyordu; babasının hilm politikasının aksine, o, güce ve zorbalığa başvurmaktan çekinmeyecekti. Bu talimat, Medine'de büyük bir gerilime ve korkuya neden oldu.

C. Medine ve Mekke'de Direniş Kıvılcımları

Medine Valisi Velid bin Utbe, Yezid'in emrini aldığında ne yapacağını şaşırdı. Yanında bulunan tecrübeli devlet adamı Mervan bin Hakem (o da bir Emevi idi), Velid'e derhal Hz. Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr'i çağırıp biat etmelerini istemesini, aksi takdirde öldürmesini tavsiye etti. Abdullah bin Ömer'in ise daha ılımlı bir tavır sergileyeceği düşünülüyordu.

Velid, gece vakti Hz. Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr'i konağına çağırdı. Onlara Muaviye'nin ölüm haberini ve Yezid'in biat talebini iletti. Hem Hz. Hüseyin hem de Abdullah bin Zübeyr, Yezid gibi fasık ve ehil olmayan birine biat etmeyi reddettiler. Hz. Hüseyin, böyle önemli bir meselenin gizlice değil, halkın önünde konuşulması gerektiğini söyleyerek zaman kazanmaya çalıştı. Abdullah bin Zübeyr ise daha sert bir tavır sergiledi. O gece her ikisi de, Medine'de kalmanın can güvenlikleri için tehlikeli olacağını anlayarak, gizlice aileleriyle birlikte Mekke'ye doğru yola çıktılar. Mekke, Harem bölgesi olduğu için daha güvenli bir sığınaktı. Abdullah bin Ömer ise, fitneden uzak durmak amacıyla Yezid'e biat etmeyi kabul etti, ancak bu biatın gönülsüz olduğu anlaşılıyordu.

Hz. Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr'in Mekke'ye gitmesi, Yezid'in otoritesine karşı ilk açık direniş kıvılcımlarını ateşlemiş oldu. Mekke, Yezid muhaliflerinin merkezi haline gelmeye başladı.

D. Kûfe'den Gelen Davetler ve Hz. Hüseyin'in Kararı

Hz. Hüseyin Mekke'ye ulaştığında, Irak'ın Kufe şehrinden kendisine mektuplar ve elçiler gelmeye başladı. Kûfeliler, babası Hz. Ali ve ağabeyi Hz. Hasan döneminde onlara destek vermişlerdi. Şimdi de Yezid'in zulmünden ve Emevi yönetiminden bıktıklarını, Hz. Hüseyin'i halife olarak tanımak ve ona biat etmek istediklerini bildiriyorlardı. Yüzlerce, hatta binlerce mektup ve davet Mekke'ye ulaştı. Kûfeliler, "Bizim bir imamımız yoktur, gel bize imam ol, belki Allah seninle bizi hak üzere birleştirir," diyorlardı.

Hz. Hüseyin, bu davetler karşısında zor bir kararla karşı karşıya kaldı. Bir yandan Kûfelilerin geçmişteki dönekliklerini (babasına ve ağabeyine verdikleri sözleri tutmamalarını) biliyordu. Diğer yandan da bir Müslüman olarak, zulme karşı sessiz kalmak, adaletsizliğe boyun eğmek istemiyordu. Eğer Kûfeliler gerçekten samimiyseler ve ona destek olacaklarsa, Emevi saltanatına son verip İslam'ı yeniden rayına oturtma fırsatı doğabilirdi.

Bu durumu değerlendirmek ve Kûfelilerin niyetini anlamak için, amcasının oğlu ve en güvendiği adamlarından biri olan Müslim bin Akil'i Kufe'ye gönderdi. Müslim bin Akil'e, durumu yerinde incelemesini, halkın biatını almasını ve eğer şartlar uygunsa kendisine bildirmesini emretti.

Müslim bin Akil, Kufe'ye ulaştığında büyük bir coşkuyla karşılandı. Binlerce Kûfeli ona biat etti (bazı rivayetlere göre on sekiz bin kişi). Müslim bin Akil, bu yoğun ilgi ve destek karşısında ümitlendi ve Hz. Hüseyin'e olumlu bir mektup yazarak Kufe'ye gelmesi için onu davet etti. Bu mektup, Hz. Hüseyin'in kaderini belirleyecek, onu Mekke'den Kufe'ye doğru o meşum yolculuğa çıkaracak olan son adımdı.

Ancak Yezid yönetimi de boş durmuyordu. Kufe'deki bu hareketlenmeyi haber alan Yezid, Basra Valisi olan acımasız ve sert tabiatlı Ubeydullah bin Ziyad'ı aynı zamanda Kufe valiliğine atayarak onu şehre gönderdi. Ubeydullah bin Ziyad'ın Kufe'ye gelişi, şehirdeki tüm dengeleri altüst edecek, Müslim bin Akil'in ve ona biat edenlerin sonunu getirecek ve Hz. Hüseyin'i Kerbela'da korkunç bir trajediye sürükleyecekti. Ebu Süfyan ve Hind'in torunu Yezid'in saltanatı, daha ilk aylarında büyük bir kan ve gözyaşına sahne olmaya hazırlanıyordu.

XIV. Kerbela: Zulmün ve Fedakarlığın Destanı (Miladi 680)

A. Kûfe'de Değişen Rüzgarlar: Müslim bin Akil'in Sonu

Hz. Hüseyin'in elçisi Müslim bin Akil, Kufe'ye vardığında başlangıçta büyük bir coşku ve destekle karşılaşmıştı. Binlerce Kûfeli, Yezid'e karşı Hz. Hüseyin'in yanında yer alacaklarına dair ona biat etmişti. Ancak bu coşku, Yezid'in Basra Valisi olan zalim ve acımasız Ubeydullah bin Ziyad'ı Kufe'ye vali olarak atamasıyla kısa sürede yerini korku ve ihanete bıraktı.

Ubeydullah bin Ziyad, Kufe'ye girer girmez şehre bir terör havası estirdi. Casusları aracılığıyla Müslim bin Akil'i destekleyenleri tespit ediyor, tehdit, rüşvet ve idamlarla halkı sindiriyordu. Kabile reislerini yanına çekerek veya korkutarak, Müslim bin Akil'e verdikleri desteği çekmelerini sağladı. Bir zamanlar Müslim bin Akil'in etrafında toplanan binlerce Kûfeli, Ubeydullah'ın zulmü karşısında bir bir dağıldı. Akşam olduğunda, Müslim bin Akil, Kufe sokaklarında tek başına, sığınacak bir ev bile bulamaz halde kalmıştı.

Hani bin Urve adlı yaşlı bir kabile reisinin evine sığınsa da, ihanet sonucu yeri tespit edildi. Hani bin Urve yakalanıp idam edildi. Müslim bin Akil, son bir direniş gösterse de, sonunda yakalandı ve Ubeydullah bin Ziyad'ın emriyle Kufe sarayının damından atılarak şehit edildi (Zilhicce ayının 9'u, Arefe günü / Eylül 680). Şehit edilmeden önce Hz. Hüseyin'e bir mektup göndererek Kufe'ye gelmemesini, Kûfelilerin kendisini aldattığını bildirmeye çalışsa da, bu mektubun ulaşıp ulaşmadığı belirsizdir. Müslim bin Akil'in ve Hani bin Urve'nin kesik başları, Yezid'e bir zafer nişanesi olarak Şam'a gönderildi. Bu, Yezid yönetiminin muhalefete karşı ne kadar acımasız olacağının açık bir göstergesiydi.

B. Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye Yolculuğu: Geri Dönüşü Olmayan Karar

Hz. Hüseyin, Müslim bin Akil'den gelen ilk olumlu haberler üzerine, ailesi (kadınlar ve çocuklar dahil) ve yetmişten fazla sadık yoldaşıyla birlikte Zilhicce ayının 8'inde (Terviye günü) Mekke'den Kufe'ye doğru yola çıkmıştı. Hac ibadetini yarıda bırakarak yola çıkması, durumun aciliyetine ve Kûfelilerin davetine verdiği öneme işaret ediyordu. Yolda, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Cafer gibi bazı saygın sahabeler ve yakınları, onu bu tehlikeli yolculuktan vazgeçirmeye çalıştılar. Kûfelilerin dönekliğinden, Yezid'in gücünden ve bu yolculuğun sonunun felaket olabileceğinden bahsettiler. Ancak Hz. Hüseyin, zulme karşı durma, adaleti tesis etme ve dedesi Hz. Muhammed'in (SAV) dinini Emevilerin tahrifatından koruma sorumluluğuyla hareket ediyordu. Kûfelilerin davetine icabet etmeyi bir görev biliyordu.

Yolculuk sırasında, Müslim bin Akil'in ve Hani bin Urve'nin şehit edildiği haberi kendisine ulaştı. Bu haber, kafilede büyük bir üzüntü ve şok yarattı. Hz. Hüseyin, geri dönmeyi düşündü, ancak Müslim bin Akil'in kardeşleri ve yoldaşları, onun kanını yerde bırakmamak için yola devam etmek istediler. Hz. Hüseyin, bu acı habere rağmen, kaderine doğru ilerlemeye karar verdi.

C. Kerbela'da Kuşatma: Susuzluğa Mahkum Edilen Masumlar

Hz. Hüseyin'in kafilesi, Kufe'ye yaklaşırken, Yezid'in gönderdiği Hürr bin Yezid er-Riyahi komutasındaki bin kişilik bir süvari birliği tarafından önleri kesildi. Hürr, Hz. Hüseyin'e ne Kufe'ye gitmesine ne de Mekke'ye dönmesine izin vermeyeceğini, onu Ubeydullah bin Ziyad'ın huzuruna götürmekle görevli olduğunu söyledi. Uzun tartışmaların ardından, kafile ne Kufe'ye ne de Medine'ye giden bir yolda, Fırat Nehri yakınlarındaki Kerbela denilen mevkide konaklamak zorunda kaldı (Muharrem ayının 2'si / 2 Ekim 680).

Kısa bir süre sonra, Ubeydullah bin Ziyad tarafından gönderilen Ömer bin Sa'd bin Ebi Vakkas komutasındaki dört bin (bazı rivayetlere göre daha fazla) kişilik Emevi ordusu da Kerbela'ya ulaştı. Ömer bin Sa'd, başlangıçta Hz. Hüseyin'le savaşmak istemese de, Ubeydullah'ın Rey valiliği vaadi ve tehditleri karşısında bu görevi kabul etmek zorunda kaldı. Ubeydullah bin Ziyad'ın kesin emri vardı: Ya Hz. Hüseyin Yezid'e biat edecek ya da öldürülecekti.

Muharrem ayının 7'sinde, Ömer bin Sa'd, Ubeydullah bin Ziyad'dan aldığı emirle, Hz. Hüseyin'in kafilesinin Fırat Nehri'nden su almasını engelledi. Çölün ortasında, kızgın güneşin altında, Hz. Hüseyin'in ailesi ve yoldaşları, özellikle de çocuklar, dayanılmaz bir susuzluğa mahkûm edildiler. Hz. Hüseyin, defalarca müzakere girişiminde bulundu; kendisinin Mekke'ye dönmesine, İslam ülkelerinin sınır boylarına gitmesine veya bizzat Yezid'le görüşmesine izin verilmesini istedi. Ancak Ubeydullah bin Ziyad, Yezid'e kayıtsız şartsız biat dışında hiçbir teklifi kabul etmiyordu.

D. Aşure Günü ve Şehadet (10 Muharrem 61 / 10 Ekim 680)

Muharrem ayının 9'unu 10'una bağlayan gece (Aşure gecesi), Hz. Hüseyin ve yoldaşları ibadetle, dua ile ve birbirleriyle helalleşerek geçirdiler. Hz. Hüseyin, yoldaşlarına kendisiyle birlikte ölüme gitmek zorunda olmadıklarını, gecenin karanlığından faydalanarak ayrılabileceklerini söyledi. Ancak hepsi, son nefeslerine kadar onunla birlikte kalacaklarına ve onun uğrunda şehit olacaklarına yemin ettiler.

10 Muharrem sabahı (Aşure günü), Ömer bin Sa'd'ın ordusu saldırıya geçti. Sayıca çok az olmalarına rağmen, Hz. Hüseyin ve yetmiş iki (veya biraz daha fazla) yoldaşı, kahramanca bir direniş gösterdiler. Sabahın erken saatlerinden ikindi vaktine kadar süren bu eşitsiz savaşta, Hz. Hüseyin'in yoldaşları birer birer şehit düştüler. Aralarında, oğlu Ali el-Ekber, kardeşi Abbas bin Ali (Fırat'tan su getirmeye çalışırken kolları kesilerek şehit edildi), ağabeyi Hz. Hasan'ın oğlu Kasım gibi Ehl-i Beyt'in genç fidanları da vardı. Her biri, İslam uğruna, adalet uğruna ve İmamlarına olan sadakatleri uğruna canlarını feda ettiler.

Sonunda, öğleden sonra, yorgun, yaralı ve susuz bir halde tek başına kalan Hz. Hüseyin de, Şimr bin Zi'l-Cevşen gibi Emevi komutanlarının kışkırtmasıyla üzerine saldıran askerler tarafından vahşice şehit edildi. Mübarek başı kesilerek Ubeydullah bin Ziyad'a ve ardından Yezid'e gönderildi.

Hz. Hüseyin'in şehadetinin ardından, Emevi askerleri çadırları yağmaladılar, kadınların ve çocukların üzerlerindeki eşyaları aldılar. Hz. Hüseyin'in hasta yatağındaki oğlu Ali Zeynelabidin (İmam Seccad) ve kız kardeşi Hz. Zeynep başta olmak üzere, hayatta kalan Ehl-i Beyt kadınları ve çocukları esir alındılar. Önce Kufe'ye, Ubeydullah bin Ziyad'ın huzuruna, ardından da Şam'a, Yezid'in sarayına götürüldüler.

Kerbela faciası, İslam tarihinde derin yaralar açan, Müslümanlar arasında büyük bir üzüntüye ve öfkeye neden olan, zulme karşı direnişin ve fedakârlığın sembolü haline gelen bir olaydır. Ebu Süfyan ve Hind'in torunu Yezid'in saltanatı, Peygamber torununun kanıyla başlamış, bu da Emevi iktidarının meşruiyetini daha en başından sarsmıştır. Bu olay, İslam dünyasındaki siyasi ve mezhebi ayrılıkların daha da derinleşmesine yol açmıştır.

XV. Kerbela Sonrası: Yankılar ve Yezid'in Saltanatının Sonu

A. Esirlerin Kûfe ve Şam'a Götürülüşü: Zulmün Teşhiri

Kerbela'da Hz. Hüseyin ve yoldaşlarının şehit edilmesinin ardından, hayatta kalan Ehl-i Beyt kadınları ve çocukları, başlarında Hz. Hüseyin'in hasta oğlu Ali Zeynelabidin (İmam Seccad) ve yiğit kız kardeşi Hz. Zeynep olduğu halde esir alındılar. Boyunlarına zincirler vurularak, perişan bir halde önce Kufe'ye, Ubeydullah bin Ziyad'ın huzuruna götürüldüler.

Ubeydullah bin Ziyad, Kerbela'daki "zaferinden" son derece mağrurdu. Hz. Hüseyin'in kesik başını önüne koydurmuş, Ehl-i Beyt esirlerine karşı küstahça ve aşağılayıcı bir tavır sergilemişti. Ancak Hz. Zeynep, tüm acısına ve esaretine rağmen, Ubeydullah'ın karşısında eğilmemiş, onun zulmünü ve haksızlığını cesurca yüzüne vurmuştu. Yaptığı etkileyici konuşmalarla Kufe halkının vicdanını sızlatmış, Kerbela'da işlenen cinayetlerin vahametini gözler önüne sermişti. İmam Zeynelabidin de, hastalığına rağmen, Emevi zulmüne karşı dik duruşunu korumuştu.

Kufe'deki bu teşhirin ardından, Ehl-i Beyt kafilesi daha da zorlu bir yolculukla Şam'a, Halife Yezid bin Muaviye'nin sarayına gönderildi. Amaç, Yezid'in muhaliflerine gözdağı vermek ve Emevi iktidarının gücünü göstermekti.

B. Yezid'in Sarayında: Hakikat ve Saltanat Çatışması

Ehl-i Beyt esirleri Şam'a ulaştığında, Yezid'in sarayında da benzer bir manzara yaşandı. Hz. Hüseyin'in mübarek başı bir tepsi içinde Yezid'in önüne konuldu. Bazı rivayetlere göre Yezid, elindeki değnekle Hz. Hüseyin'in dudaklarına dokunarak Bedir'in intikamını aldığını ima eden şiirler okumuş, bu da orada bulunan bazı sahabelerin tepkisine yol açmıştı. 

Hz. Zeynep, Şam'da da Yezid'in sarayında yaptığı tarihi konuşmalarla Emevi zulmünü mahkûm etti. Yezid'in gücünün geçici olduğunu, ilahi adaletin er ya da geç tecelli edeceğini, dedesi Hz. Muhammed'in (SAV) ve babası Hz. Ali'nin (r.a) yolunun hak yol olduğunu haykırdı. Bu konuşmalar, saraydaki ve Şam halkı üzerindeki etkileriyle, Kerbela'nın mesajının yayılmasına ve Emevi iktidarının manevi bir yenilgi almasına neden oldu.

Sonunda Yezid, kamuoyunda oluşan tepkiden ve muhtemelen kendi sarayındaki bazı kişilerin de etkisiyle, Ehl-i Beyt esirlerinin Medine'ye dönmesine izin vermek zorunda kaldı. Ancak bu, işlediği suçların ve Kerbela'da dökülen masum kanların üzerini örtmeye yetmeyecekti.

C. Kerbela'nın Yankıları ve İsyanlar: Sönmeyen Ateş

Kerbela haberi, kısa sürede tüm İslam dünyasına yayıldı. Hz. Peygamber'in (SAV) sevgili torununun ve ailesinin bu şekilde vahşice katledilmesi, Müslümanlar arasında derin bir üzüntü, öfke ve infiale yol açtı. Yezid'e ve Emevi yönetimine karşı duyulan nefret daha da arttı. Kerbela, Emevi iktidarının gayrimeşruluğunu ve zulmünü tescilleyen bir olay olarak tarihe geçti.

Bu öfke, kısa sürede isyanlara dönüştü:

 * Harre Vakası (Medine İsyanı - Miladi 683): Kerbela faciasından yaklaşık üç yıl sonra, Medine halkı, Yezid'in yönetimini ve halifeliğini tanımadıklarını ilan ederek Emevilere karşı ayaklandı. Yezid, bu isyanı bastırmak için Müslim bin Ukbe komutasında büyük bir ordu gönderdi. Emevi ordusu, Medine yakınlarındaki Harre mevkiinde Medinelileri ağır bir yenilgiye uğrattı. Ardından üç gün boyunca Medine şehri yağmalandı, binlerce masum insan katledildi ve kadınların namusuna tecavüz edildi. Bu olay, "Harre Vakası" olarak bilinir ve Yezid'in zulmünün bir başka kara lekesi olarak tarihe geçti.

 * Abdullah bin Zübeyr İsyanı (Mekke - Miladi 683): Sahabenin önde gelen isimlerinden Abdullah bin Zübeyr (r.a), Yezid'e biat etmeyi reddetmiş ve Mekke'de kendi halifeliğini ilan etmişti. Hicaz, Yemen, Mısır ve Irak'ın bir bölümünde geniş destek buldu. Yezid, Abdullah bin Zübeyr'in isyanını bastırmak için de bir ordu gönderdi. Emevi ordusu Mekke'yi kuşattı ve mancınıklarla Kâbe'ye taşlar attı. Kâbe'nin duvarları zarar gördü ve örtüsü yandı. Bu kuşatma, Yezid'in ölümüyle yarım kalacaktı.

D. Yezid'in Saltanatının Sonu ve Mirası: Kan ve Gözyaşı

Yezid bin Muaviye'nin saltanatı sadece üç yıl sekiz ay gibi kısa bir süre devam etti. Miladi 683 yılının Kasım ayında (Rebiülevvel ayı), henüz otuzlu yaşlarının sonlarındayken Şam yakınlarındaki Havvarin'de aniden öldü. Ölümüyle birlikte Mekke kuşatması kaldırıldı ve Emevi devleti büyük bir iç karışıklığa, "İkinci Fitne" olarak adlandırılan yeni bir iktidar mücadelesine sürüklendi.

Yezid'in mirası, İslam tarihinde neredeyse tamamen olumsuz bir şekilde anılır. Peygamber torunu Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilmesinden, Medine'nin yağmalanmasından (Harre Vakası) ve Kâbe'nin mancınıklarla dövülmesinden sorumlu tutulur. Saltanatı, zulüm, kan ve gözyaşıyla dolu karanlık bir dönem olarak kabul edilir. Babası Muaviye'nin siyasi dehasından, hilminden ve devlet adamlığı vasıflarından yoksun olduğu, aceleci, gaddar ve sefahate düşkün bir yönetici olduğu genel kabul gören bir görüştür. Onun kısa ve kanlı saltanatı, Emevi hanedanının manevi otoritesine onarılamaz zararlar vermiş, Müslümanlar arasındaki ayrılıkları derinleştirmiştir.

Ebu Süfyan'ın soyu, Muaviye ile birlikte iktidarın zirvesine ulaşmışken, torunu Yezid ile birlikte İslam tarihinin en nefret edilen figürlerinden birini ortaya çıkarmıştır. Bu, ailenin kaderindeki trajik bir ironiydi ve Kerbela'da dökülen kan, Emevi saltanatının sonuna kadar bir lanet gibi onların üzerinde kalacaktı.

Kemter Abdal, bir bu tarihsel süreci, Alevi-Bektaşi inancının derin irfani süzgecinden geçirerek işler. Onun için tarih, olaylar silsilesi değil, iyilikle kötülüğün, ilahi aşk ile dünyevi hırsın ebedi mücadelesini sergileyen bir ibret sahnesidir. Şiirlerinde Ebu Süfyan'ı, Hind'i ve onların soyunu, kibrin, dinmeyen kinin ve saltanat arzusunun ete kemiğe bürünmüş birer simgesi olarak görür. Bu "gölgeler"in karşısına ise Hz. Muhammed ve Ehlibeyt'in temsil ettiği Hakk'ın nurunu, affediciliği ve teslimiyeti koyar. Kemter Abdal, Mekke'de atılan o "kara tohum"un izini sürerek, onu Muaviye'nin siyasi dehasıyla nasıl filizlendiğini ve nihayetinde Kerbela'nın kızıl kumlarında Yezid'in zulmüyle en acı meyvesini nasıl verdiğini gösterir. Böylece okura veya dinleyene sadece geçmişi anlatmaz; aynı zamanda bugüne dair ahlaki bir pusula sunarak zahiri olana aldanmamanın, kin gütmemenin ve Hakk'ın yolundan ayrılmamanın önemini telkin eder.


Taht Dediğin

Mekke’nin sahibi sandı kendini,

Kureyş’in dağıyam deyu güvendi.

Dar-ün Nedve’de her sözü kanundu,

Kibrin libasını üstüne giyindi.


Kervanlar yürüttü, putlara baş eğdi,

Bir yetimin nurunu gölgeyim sandı.

Uhud’da yendim der, gurura belendi,

Hendek’te bir çukura aklı aldandı.


Gördü Marr-uz Zahran’da on bin ateşi,

Anladı ki bitmiştir bu kör dövüşü.

Abbas’ın terkisinde indi direnişi,

Seyretti ordunun muzaffer yürüyüşünü.


Hak gelip Kâbe’ye dayandığı demdi,

Asa dokundukça o putlar indi.

Lat, Menat, Uzza, hepsi can verdi,

Can korkusu her kibri yerlere serdi.


Kemter Abdal'ım, dünya bir handır,

Saltanat dediğin bir anlık dumandır.

Ali’nin yoluna baş koyan candır,

Gerisi boş hayal, sonu hüsrandır.


Ciğerdeki Ateş

Uhud’un ufkunda bir ciğer yandı,

Kin ile bilenmiş hançerdi, kandı.

Melekler o günde yasa bulandı,

İnsanlık o sahneden utandı, sindi.


Zafer çığlığıyla meydana vardı,

Şehitler Şahı’nın bendini yardı.

Kestiği uzuvdan kolyesin ördü,

Vahşeti kendine bir şeref saydı.


O ateş sönmedi, hırs ile beslendi,

Evinin içinde Muaviye dinlendi.

Anasının kiniyle ruhu zehirlendi,

Taht için her zulüm mubahtır dendi.


O zehirli tohum büyür de gider,

Yezid’in gönlüne sarayı eder.

Susuz dudaklara hançeri çeker,

O ateş Kerbela çölüne iner.


Kemter Abdal'ım, sakın ha kindar olma,

Nefretin narıyla yanıp da solma.

Hasan’a, Hüseyin’e bigâne kalma,

Aşk ile yananın külü zay'olma.


Zahir Müslümanı

Dil başka söyler, kalp başka vurur,

Fetih günü dilde iman durur.

Ama gönül köşkünde o putlar uyur,

Fırsatını kollar, tahtını kurur.


Dün attığı taşı unuttu eller,

Biat eder gibiydi o yılan diller.

"Esselamu aleyke" dese de beller,

Kalpte gizli durur paslanmış kılıçlar.


O gün can korkusuyla eğildi başlar,

Genel af olunca dindi telaşlar.

Ama kalpte bitmedi o eski savaşlar,

Miras kaldı hileyle dönen o işler.


Abdesti riyadan, secdesi yalan,

Hakk’ın dergâhında var mıdır kalan?

Miras diye zulmü evlada salan,

Ali’nin hasmıdır, bellidir, ayan.


Kemter Abdal der ki, ey gözü gören,

Gönül Kâbe’sine bir nazar kılan.

Zahirin süsüne aldanma, canan,

İkrar ile gelir münkiri yenen.


O Kara Tohum

Bir kara tohum düştü Mekke’ye,

Kibirden, hırstan, kanlı geceye.

Süfyan ekti onu, Hind suladı,

İktidar hırsıyla yeşersin diye.


O tohum Muaviye elinde büyüdü,

Şam’ın sarayında kökünü yürüdü.

Hilafet postunu saltanata bürüdü,

Cemel’i, Sıffin’i meydana sürdü.


Hasan’ı zehirle devirdi tahttan,

Geçilmez denilen o ulu sırattan.

Yol eyledi kendine zulümden, fırkattan,

Doymadı bir türlü bu kanlı sanattan.


O tohum en acı meyvesin verdi,

Yezid suretinde çöle boy verdi.

Yetmiş iki cana ölümü serdi,

Susayan Hüseyin’e suyu kestirdi.


Kemter Abdal'ım, bu yara derindir,

Sinemizde sönmez ateş yeridir.

Lanet o Yezid’e, zulüm piridir,

Şah’ın kervanı yürür, Hak rehberidir.




Yorumlar

En Çok Okunanlar

Kara Yoldaşların Destanı- Roman (Çingene) Mitolojisi

Gölgesizler Kitabı: Nuri-Derun’un Doğuşu - Roman Halkının Kayıp Kozmik Atalarının Efsanesi

Nomadik Melamet’in İzinde: Roman Halkının Büyük Tarihi ve Felsefesi

SINIFLI TOPLUMLARDA KAYDIN ONTOLOJİSİ

KAYGUSUZ ABDAL SÖYLENCESİ

Roman Toplumunun Hindistan’daki Oluşum Süreci

Kayıp Arşiv Dili Nedir? Yazısız Hafızalar ve Tarihin Kör Noktası

TESLİM ABDAL: İKİLİ YAŞAMIN SIRRI ( Teslim Dede! Teslim Baba! Ey kahraman Türk Milleti! )

Dijital Hurufilik Nedir? Kod, Anlam ve Hakikatin Dijital Çağdaki Yolculuğu

A’ZUR YÜRÜYÜŞÜ Hal-Kur’un Sırtındaki Halk